32 Yıllık Derviş: Prof. Dr. Waddick Doyle

Prof. Dr. Waddick Doyle ile Tasavvufî Deneyimleri Konulu Söyleşi

4 Ocak 2026, Ankara

KİMDİR?

Waddick Doyle Avustralya’da İskoç orijinli bir aileye doğdu. O dönemde dünyanın en yeni ve belki de en yenilikçi üniversitesi olan Griffith Üniversitesi’nde İletişim eğitimi aldı. Aborjin sağlık programında çalıştıktan ve çok dilli bir radyo istasyonu kurduktan sonra, dünyanın en eski ve belki de daha az yenilikçi üniversitesi olan Bologna Üniversitesi’nde (Università di Bologna) göstergebilim ve iletişim alanında eğitim görmek üzere İtalya’ya gitti. Ünlü yazar akademisyen Umberto Eco ile çalışma imkanı buldu. Her ikisini de çok sevdi. Avustralya’ya dönerek Griffith Üniversitesi’nde doktorasını tamamladı. Ardından Avustralya’da ders verdikten sonra doktora sonrası çalışmaları için Paris’e, EHESS’e gitti. İtalya, Fransa ve Avustralya’daki üniversitelerde dersler verdi. 1996 yılında American University of Paris’te çalışmaya başladı ve burada hem lisans hem de lisansüstü Global İletişim programlarını kurdu.

Tasavvufİ Hayatı

Waddick Doyle, kısa süreli Hinduizm, Budizm ve Yoga çalışmalarından sonra Fas’taki önemli tasavvuf ekollerinden Kadirî/Butşişî yoluna intisap ederek Müslüman olmuştur. 32 yıldır bu tarikata müntesib olarak yaşamaktadır.

Entelektüeller ve Tasavvuf Söyleşisi (4 Ocak 2026)

Waddick Doyle, söyleşisine Batı’da tasavvuf çalışmalarında ön plana çıkan isimlere dair bilgi vererek başlamıştır. Goethe, Hafız, Dante, Miguel Asín Palacios, Louis Massignon, René Guénon, Frithjof Schuon, Henry Corbin isimlerine ve Avrupa’daki etkilerine değinmiştir.

Söyleşideki ifadelerinin özeti kısa değiniler olarak şu şekildedir:

  • Her dinin zahir ve batına bakan iki yönü vardır ve bu ikisinin dengeli olması gerekir. Hinduizm’de brahman değilsen bunu yapmak mümkün değildir. Batı’da çoğu kişi İslâm’ı René Guénon aracılığıyla tanır. Birine intisap etmek de batının başlangıcıdır.
  • Hindistan’a gittim, yoga ile ciddi derecede ilgilendim, niye insan olarak acı çektiğimizi sorguladım. Doğu mistisizmi egomuz, nefsimiz yüzünden acı çektiğimizi söyler. Ben de nefsi yok etmeye, öldürmeye çalıştım ancak bu ancak bir brahman olmakla mümkündür. İlahi hakikati idrak etmek bir rehber (tasavvuftaki anlamıyla yaşayan bir mürşid) olmadan gerçekleşmiyor.
  • Modern sosyal bilimler tasavvufa nesne (obje) gibi bakar fakat tasavvufun ben öznesi (suje) olmak (tasavvufu yaşamak)  istedim.
  • Yoga yaparken bana rehberlik yapan guru’yu vefatı nedeniyle yitirdim. Bu benim birktirdiğim manevî enerjinin giderek azalmasına yol açtı. Hayatımın zor bir evresinden geçiyordum. Hayatımın anlamı kalmamış gibiydi.
  • Bir gün, Fransa’ya gelen Kadiri şeyhinin (Sidi Hamza el-Butşuşi el-Kadirî ) haberini kendisi sufi olmayan bilgisayar mühendisi Müslüman bir arkadaşımdan  öğrendim. Maneviyat yolunun bir rehberi olduğunu anladığım bu insanı görmeyi çok istedim. Kalbimde bir sıcaklık hissetim.
  • Mürşidi görebilmek için müslüman olmam ve ona intisap etmem gerektiğini söylediler. İslam hakkında hemen hiçbir şey bilmiyordum. Bir kâğıda kelime-i şehadet yazdılar, onu okudum ve gusül almak amacıyla banyo yaptım. Hâlbuki bunların anlamını da hiç bilmiyordum. Şeyhi görmeye gittim, bir et yemeği yiyorlardı ve ben vejeteryandım.
  • Sidi Hamza’yı görünce kalbimde bir sorun var sandım. Bu ilk görüşmeden sonra kendilerini hep görme isteği oluştu bende. Sanki madde bağımlısı olmuştum. 32 yıldır bu istek değişmedi.. Biatımı şeyhin huzuruna çıkmadan O’nun gönderdiği bir suyu içerek Paris’te yaşayan bir vekili olan Mukaddem’den aldım. Fas’daki Mürşidimi fizikî daha sonra görebildim.  Her gün bana tarif edildiği şekilde “La ilahe illallah” zikri çekiyorum ve bunu eğlenceli de buluyorum
  • Eskiden entelektüel hayatımla manevi hayatım birbirinden ayrıydı. Fakat şu an bunları birleştirmeye çalışıyorum. Henry Corbin batıda pozitivizm ve subjektivizmin çok baskın olduğunu söyler. Tasavvufta sembolizm hayal ve imajinasyon vardır. Bu kavramları sıradan dervişleri anlaması zordur. Belirli bir düzeyde entelektüel çaba gerekir.
  • Eva de Vitray-Meyerovitch, Fransa’da elit kesimden gelen bir bilim insanıdır. Çok önemli çalışmalar yapmıştır. Cürie Laboratuvarının faaliyetinin sürdürülmesine büyük katkıları olmuştur. Muhammed İkbal üzerinden Mevlânâ’yı tanımış, Mesenvi anlayabilmek için Farsça öğrenmiştir. Mesnevî’yi ilk defa Fransızcaya çevirmiştir. O da Sidi Hamza el-Kadir el-Butşişî’ye intisap etmiştir. Ne Farsça ne Fransızca bilen ve Fas’ın kırsalında, küçük bir kasabadan gelen Müslüman bir adama (Sidi Hamza) böylesi aristokrat bir kadının intisap etmesi, Batılı aydınlar nazarında inanılmaz bir durumdur. Kendisi ile görüşmelerimiz oldu. Eva de Vitray-Meyerovitch vefatından bir yıl önce  öldüğünde Konya’ya gömülmek istediğini vasiyet eder. Fakat günü gelip vefat ettiğinde oğlu Fransa’da seküler bir mezarlığa gömülmesini sağlar. Vasiyetini bilen bazı dostları araya girince Türkiye ile yapılan görüşmeler sonrasında kabri açılarak çıkartılan naaşı inanılmaz bir şekilde Konya’ya getirilir ve Üçler Kabristanında, Hazret-i Mevlanana Celalaeddin’in yakınlarında yeniden toprağa verilir. (Burada Eva de Vitray-Meyerovitch’in müslümanca yapılmış mezar taşını gösterdi.)

Tasavvufun Teorisi ve Pratiği

  • Tasavvufta anı yaşamak ve çok hesap yapmamak önemlidir. Şu menkıbe bununla ilgilidir: Birkaç kişi bir Kadirî şeyhinden ders almaya giderler, kapısında beklerler. Hepsi de çok acıkmıştır. Şeyh bir süre sonra evinden çıkıp onlara ezilmiş nohuttan yapılmış (keşkek benzeri) bulamaç gibi bir yemek ikram eder. Gruptan sadece bir kişi bu yemeği afiyetle yer. Diğerleri zühd ehli gibi durmak istediklerinden yemekten hiç almazlar. Yemek bitince Mürşid  gruba niçin kendisine geldiklerini sorar. Ziyaretçiler “hakikat bilgisi”ni öğrenmeye geldiklerini söylerler. Şeyh de bütün himmetin ikram edilen yemekte saklı olduğunu ifade eder. Tarikatın silsilesi de yemeği yiyen kişiden devam eder.
  • Tasavvufi deneyimler sevgi ile alakalıdır. Peygamberdeki sevgi de buydu. Şeyhin huzurunda oldukça sizde bir nur oluşur. Bu nuru diğer canlılarda da hissetmeye başlarsınız ve insanları sevmeden duramazsınız. Tasavvufta bir nevi espri anlayışı (humour) da vardır. Bu size de geçer. Hiçbir şeyi trajik bulmamaya başlarsınız.
  • [Türkiye’de Uzak doğu öğretilerine yönelik ilgi artışı sorulduğunda, Hinduizm ve Budizm’e kaymalar olması sorusuna cevaben] Bence bu işe yaramaz. Budistler düşmanının olmasını, yoksa düşman üretmeni çok kıymetli bulur; çünkü düşman sana hoşgörülü ve affetmeyi öğretecektir. Tasavvuf ise bunun tersine herkesi sevmeni öğütler. Tasavvuf doğru uygulanırsa kalbin aşk ateşiyle yanmasını sağlar.
  • Hinduizm’de ve Budizm’de keninde yoğunlaşmak, düşüncelerini gözlemlemek, kendini onlardan ayırıp yoga vb. yollarla huzuru aramak esastır. Kendi tecrübemden yola çıkarak, bu uygulamalar ile bir manevî yükseliş olsa bile  kalıcı olmadığını; bunun etkisinin giderek azaldığını söyleyebilirim. Neden? Çünkü bu yöntem Batı’da çok egemen olan materyalizme karşı koyamıyor.
  • Budistler insanın hissettiği ruhanî acının kaynağının arzu (şehvet) ve korku olduğunu söyler. İslâm’da ise her arzu ve her korkuyu kontorl ederek muhabbetullahta,  Allah’ta eriyip gitmek vardır. Sevgi içinde kaybolup gitmek kendini düşüncelerden sürekli ayırmaya çalışmaktan daha kolaydır. Tasavvufta sevginin kaynağı, Hz. Peygamber’den silsile ile mürşide ulaşan ve O’ndan da size ulaşan tabiî hâldir. Sevgi de mürşidden gelir ve sonsuza kadar sevmek kolaylaşır.
  • Bir gün Fas’a en güzel kıyafetlerimi giyip, bir de hediye hazırlayıp mürşidimi görmeye gittim. Ama 2 gün geçtiği halde, araya giren engeller nedeniyle Mürşidi göremedim. Sonraki gün yine ziyareti niyet ettim ama yine göremedim. Bundan yakındığım bir kıdemli mürit bana “Davranışlarına bak, niye onu göremediğini bir düşün.” dedi. Bu uyarıdan sonra şık giysilerimi çıkarıp gündelik hâldeki kıyafetlerimle dergahın mutfağına gittim ve orada yemek hazırlanmasına hizmet ettim. O sırada İngiltere’den gelen bir Pakistanlının da şeyhi göremediğini söylediler. Bu durumu şeyhin akrabasına anlattım. Şeyhin yanına onunla gitmem gerektiğini söyledi. Üstümdeki kıyafetlerle gidemeyeceğimi, abdestimin de olmadığını söyledim. Şeyhin yakını, olduğum tabiî halde gitmemi istedi. Bu şekilde  şeyhi görebildim. Ona Müslüman olarak doğmadığımı, Kur’ân’ı bilmediğimi fakat kendisinin (yani mürşidimin) varlığını hep hissetmeye çalıştığımı söyledim. Araba sürerken, bisikleti binerken… Her ne iş yapıyorsam her zaman O’nun varlığını hissetmeye çalıştığını söyledim. “Mürşid ve mürid ilişkisini anlamışsın.” dedi bana. “Ama bilgisizliğimi nasıl gidereceğim?” diye sordum. “Bilgiyi zamanla öğrenirsin.” dedi.
  • Şeyhe intisap etmek sevgiyi tatma imkânı verir. Ancak bu, modern Müslümanlara şirk gibi geliyor. Hâlbuki bu, yaşayan maneviyatın aktarımıdır. Allah canlıdır. Tanrı bizim zihinsel faaliyetlerimizle de kısıtlı değildir. Tasavvuf sana sert olmamayı öğretir. Ne çocuklarına ne eşine sert davranabilirsin ne de doğru bildiklerinle sert olursun. Tasavvuf sana su gibi olmayı öğretir, akıp gitmeyi öğretir. Manevi olarak mürşidinle yaşadığında şeriatı da doğal olarak öğrenirsin. Nerede ne yapman gerektiğini anlarsın. Şeyhimin dili hiç durmazdı, sürekli “La ilahe illallah” derdi. Uyurken bile zikir hâlindeydi. (Bunu fiilî olarak tarif ediyor.)
  • Arapçada zikir ve rızık kelimeleri birbirine çok yakındır. Diğer bir ifadeyle rızıktan tad almak ve zikir çekmek birbirine yakındır. Bizim tarikatımızda da zikrin tadını almak çok mühimdir. Çikolatayı anlatmak yerine onu yemek gerekir, deneyimlemek gerekir.
  • [Entelektüel bir sohbet grubunuz var mı? Sosyal fayda oluşturmak için çalışıyor musunuz? sorusuna yanıt olarak] Evet, böyle bir grubumuz olduğunu söyleyebilirim; lâkin (gülerek) insanlara hizmet ederek, bulaşık yıkayarak daha iyi hissediyorum kendimi. Tarikatta öğrendiğim şeylerden birisi şudur:  Zikir hadrasında herkesin bir nuru vardır. Tarikat ehliyle olmak gerek. Kutsal bir piramite benzer geometri vardır; zirveden aşağıya doğru hissedilebilen bir nur alışverişi yaşanır tarikat ehli arasında. Allah’ın huzurunda olmak acıyı dindirir.
  • Sidi Hamza’nın vefatından sonra posta geçen oğlu Sidi Cemal benden dünyanın diğer yerlerindeki insanlara tasavvufu anlatmak konusunda çalışmamı istedi. Fakat bu konuda çok başarılı olduğum söylenemez.
  • [Batı’da İslam’a tasavvuf ile gelenlerin durumu ile ilgili soruya yanıt olarak] Avrupalı Müslümanları samimi buluyorum çünkü iş aramak ya da çevre edinmek için tarikata girmiyorlar. Bugünün Avrupasında Müslüman olmak onlara bir avantaj sağlamıyor. Sadece samimiyetlerinden ötürü bunu yapıyorlar. Tasavvufta da samimiyet en önemli şeydir.
  • Geçmişte tarikata girmek çok zordu, her şey sıkı bir kurala bağlıydı. Sidi Hamza, İslâmiyet’in insanlara ulaşmasının günümüzde –özellikle Vahhabî, Selefî vb. akımlar da düşünülünce- çok zor olduğunu gördü. “Hakikat lezzettir, tattır. Çağımızda önce hakikati yaygınlaştırmalıyız ki insanlar ancak o şekilde şeriata gelebilirler.” der ve ona göre hareket eder.

Simultane Çeviri: Dr. Özge Gürel

Metni Düzenleme: Dr. Hayati Bice


Söyleşide bahsedilen Eva de Vitray-Meyerovitch’in (Havva hanım)
Konya Üçler Kabristanındaki mezar taşı.
Bu konudaki haber: https://www.gzt.com/video/kultur/mezari-fransadan-konyaya-tasinan-eva-de-vitray-meyerovitch-2246184