LEFKE ASİTANESİ İZLENİMLERİ / 2008-2010

ŞEYH NAZIM HZ. İLE BİR GECE / AĞUSTOS 1999

Yıl 1999 yazının ortasında sıcak bir yaz günü vakit ikindi ile akşam arası idi. Şeyh Nazım hz.nin bulunduğumuz şehrin (Yalova) yakınındaki sayfiye kasabasına geldiğini haber verdiler. Ziyarete gittik. Vardığımızda sohbetin fatihasına yetişebilmiştik.

Öğrendik ki oradan hareket ile akşam namazına komşu ilde (Bursa’da) bir davete gidilecek.

Konvoya biz de bir arkadaş ile takıldık. Yakındaki ilde bir fabrikanın bahçesinde hazırlanmış sohbet mahalline vardık. Akşam namazı kavuşmuştu; Hazret-i şeyh Nazım k.s. imametinde akşam namazları kılındı. Namaz sonrası yemek masaları açıldı. Yemekler yendi.

U şeklinde sıralanmış masalar, ortada Şeyh Efendi oturmakta. Arkadaşıma dedim ki “Kap sandalyeni; gel…”

Gittik sandalyeleri tam Hazret-i Şeyh’in yamacına koyup oturduk. Kimse bizi tanımıyor; o şehrin yabancısıyız. Şeyhin sağından solundan söze girenler oluyor; verimsiz şakalaşmalar filan…

Hazret ile tam karşı karşıyayız ya ; “Efendim” deyip söze girdim ve bir soru sordum.

Hazret şöyle bir baktı bize: Gülümsedi ve başladı konuşmağa:

“Tam iki saat gece 23.00 ‘e kadar Hazret-i Şeyh’in etrafındaki yüzlerce kişi unutuldu ve sadece “iki arkadaş”a konuşuldu: Hem de ne üzerine biliyor musunuz? :

O günlerde elimde olan Mesnevi-i Şerif’de o sabah okuduğum konu hakkında…

Mesnevi’deki konunun özü şu idi:

“Bütün evliyaullah aynı şeyleri söyler. Evliyaullahın söyledikleri aslında hiç farklı değildir. Nasıl ki değişik çaplarda; renklerde; değişik maddelerden yapılsa da borular içerisinden akan su aynı sudur; işte öyle anlayın…” mealinde…

Hatta Mevlana Celaleddin Rumi k.s. diyordu ki “toprak bir arkdan akan su bir süre bulanık aksa bile bir süre sonra o da durulur.”

(Mevlana Celaleddin Rumi k.s. bunu kısmen yetersiz mürşidlerin müridlerinin bağlandıkları kapıya sadık olmalarına işaret için anlatıyordu. Borudaki su olan İLAHİ FEYZ kaynağının aynı olduguna da işaretle… Bu konu Ötüken basımı Mesnevi’nin ikinci cildinden okunabilir.)

İşte Hz. Şeyh Nazım Efendi, benim o sabah Mesnevi okuduğumu; okuduğum bahsin tam da bu olduğunu biz ima dahi etmeden TAM İKİ SAAT bu bahsi şerh etti. Etraftakiler, davet sahipleri de bu işe şaştı; kaldılar.

Hz. Şeyh yatsı ezanları okunmuşken “iki yabancı”ya saatlerce sohbet etmekte.. Nasıl şaşırmasınlar ki…

Şeyh Nazım hz.nin yaptığı bu sohbetin ardından kılınan yatsı namazları sonrasında evimize geldiğimizde saat herhalde 02.00 filandı.

İnanılmaz güzellikte ; latif üns esintileri ile kuş gibi hafiflediğimiz o geceyi unutmak mümkün mü?…

BURSA / 1999

 

LEFKE’DEKİ HAQQANİ ASİTANESİ / EYLÜL 2008

Elbette, kaynak olarak verilen forum sitesindeki mesajları paragraflar halinde birleştirip tek bir metin olarak size sunabilirim:

**Kıbrıs/Lefke’deki Haqqani Asitanesi (24-29 Eylül 2008) Ziyaretine İlişkin Notlar**

SUFİFORUM, 2009’da kurulmuş olup İslam ve İslam Tasavvuf Geleneği ile ilgili güncel ve ‘eskimez’ konuları içermektedir. İçerik yenilemeleri tasavvuf.name sitesinden sürdürülmektedir. Bu forumda, Kıbrıs’ın Lefke beldesindeki Haqqani Asitanesi’ne 24-29 Eylül 2008 tarihlerinde yapılan bir ziyaretin anıları ve gözlemleri paylaşılmıştır. Ziyaretçiler, Hz. Şeyh Muhammed Nazım el-Haqqani k.s.’un misafiri olmuşlar ve **maddi-manevi ikramlarla doyurulduklarını** ifade etmişlerdir.

Ramazan Bayramı sabahı yapılan sohbetlerde, **Türk müslümanlarının İslam ile şereflendikten sonra 20 ayrı devletle İslam’a hizmet ettiğinden** bahsedilerek, Türk kavminden müslümanlara tevdi edilen emanetin hâlâ üzerlerinde olduğuna işaret edilmiştir. Hz. Şeyh Muhammed Nazım el-Haqqani k.s.’un bütün müslümanlara, özellikle de ehl-i tasavvuf, ehl-i irşad ve ehl-i tarik muhib-mürid-münib-müntesiplere **özel selamları ve duaları** bulunmaktadır.

Zikir konusunda, **tesbihat, evrad ve ezkar’da az da olsa sürekliliğe dikkat edilmesi** gerektiği belirtilmiştir. Virdini yapmakta sıkıntılı olanlar için himmetlerine müracaat edilerek, **her gün asgari 1500 Lafza-i Celâl ve 100 salavat-ı şerifenin** mutlaka gündelik olarak ifa edilmesi işaret buyrulmuştur.

Silsileye dair önemli bir müjde de şudur: Bütün ehl-i tasavvuf, ehl-i irşad, ehl-i tarik muhib-mürid-münib-müntesib dostlara **hangi elden biat alınmış olursa olsun, biatlarının Şah-ı Risalet ve Hatemül-Nübüvvet Rasulullah Muhammed Mustafa s.a.v. ile olduğu ve biatlarının sahih olduğu** bildirilmiştir. Aradaki ihtilaf görünen hususların nezd-i Rasulullah’da hükmü yoktur ve silsile asabiyetinden kaçınmak gerekir, çünkü bütün silsilelerin menbaı Hazret-i Rasulullah s.a.v.’dir.

Rabıta konusunda ise, **müridlerin rabıtalarında gevşeklik görüldüğü** ve rabıtalarda silsile yolu ile Rasulullah Muhammed Mustafa s.a.v.’e kadar varmaya gayret edilmesi gerektiği, böylece bi-iznillah hakikat şehrinin görüneceği ifade edilmiştir.

Ziyaret sırasında, KKTC Ercan Havaalanı’na tam iftar vaktinde inildiği, iftarın havaalanında açıldığı ve akşam namazı ile Lefke yoluna koyulduğu belirtilmiştir (Havaalanı-asitane arası yaklaşık 80 km). Havaalanındaki mescidin kapısının kilitli olması ve personelin anahtarın yerini bilmemesi olumsuz bir not olarak düşülmüştür. Yatsı namazına ve teravihe başlanmadan yetişilmiştir. Yatsı namazı ve teravih, kıraat sahibi Doğu Türkistanlı imam Abdurrahman Kaşgarî’nin arkasında kılınmıştır. Teravih namazı 2 rekat x 10 olarak ve Ramazan boyu sürecek hatim ile kılınmıştır. Hz. Şeyh de teravihlerde hazır bulunmuştur. Bazı yerli cemaatten kişilerin hatim ile teravihin yorucu olacağını ileri sürmelerine karşılık Hz. Şeyh’in bu kişilere “Rahatınızı düşünüyorsanız gidin kadınlar camiinde kılın teravihinizi… Ben hatim ile kılacağım.” diye ilginç bir ders verdiği Doğu Türkistanlı imam Abdurrahman Kaşgarî’den öğrenilmiştir. Teravihte okunan hatim, Kadir Gecesi’nden 2 gün önce tamamlanmış; ancak hatim duası Hz. Şeyh’in işareti ile Kadir Gecesi yapılan zikir meclisinin başında yapılmıştır. Dua sonrasında Hz. Şeyh k.s. yaklaşık 20 dakikalık bir dua daha ekleyerek “ümmet-i Muhammed için” RAHMAN’a niyazlarda bulunmuştur.

Lefke’deki ilk teravihin muhacir-mücahid Abdurrahman Kaşgarî’nin ardınca kılınmasıyla bedeni yorgunluğun yarısının kalktığı hissedilmiştir. Kalan yarısının da asitanede kılınacak ilk sabah namazı öncesi ve sonrasındaki “melekut aleminin imrendiği tesbihat”larda uçup gideceği düşünülmüştür. Yatsı namazı sonrasında Malezya Haqqani Mevlid Grubu’na açılan meydanda icra edilen neşideler ile sanki Rasulullah’ı şevk ile karşılayan Medine-i Münevvere ahalisinin o mübarek dergaha doluştuğu tasvir edilmiştir.

İlk gece yatsı sonrası icra edilen **”HADRA” ile ruhani bir ziyafete muhatap olunması** ve ihvanın himmeti ile beklenen rahatlığın bedenlerde de hissedilmesi yaşanmıştır. (Hadra geleneği hakkında ayrıca bilgi verileceği belirtilmiştir). Gecenin sülüsünde kılınan şahsi salatü’t-teheccüd ve salatü’n-necattan sonra sahur sofrasına davet edilmişlerdir. Sofrada hizmet verenlerin hemen tamamının yabancı-muhtedi müslümanlar olması, yaşlı refiki çok duygulandırmış, “ALLAH’ın İngiliz-Fransız-Almanı bize gönüllü olarak hizmet ediyor; Ya Rabbi bu ne büyük himmet…” diyerek şaşkınlığını dile getirmiştir.

Sabah ezanı ve ezan arkasından Hz. Şeyh’in kesin talimatı ile asla ihmal edilmeyen salat u selam faslı yapılmıştır. Hz. Şeyh k.s., yakındaki camiide T.C. Diyaneti tarafından görevlendirilen imamın T.C.’deki uygulamanın benzeri olarak ezanlardan sonra salat u selam okumamasını hoş karşılamamış ve bu durumu dile getirdiği resmi memur imamı bizzat uyarmıştır.

**Sabah Tesbihatı:**

Lefke asitanesinde kılınan sabah namazlarının deruni ruhaniyetini gönüllere sindiren sabah tesbihatı önemlidir. Sünnet namazı sonrası sabah tesbihatının ilk kısmı icra edilir ve önemli bir kısmına tüm cemaat kısık bir sesle cehri olarak iştirak eder. Bu kısım şunları içerir:

*   Subhana-l lahi wa bi hamdihi, subhana-l lahi-l `Aziim, estaghfiru-l lah (100 kere)

*   Estaghfirul lah`Al ‘Aziim wa etubu ileyh (100 kere)

*   Ayet: 3:8

*   DUA

*   Hz. Şeyh, Şeyh Abdullah el-Faaiz ed-Dağıstanî ve Gavsu’l-Halikati Hace Bahauddin Nakşbend Muhammed el-Uveysi el-Buharî gibi Nakşibendî silsilesi meşayıhına ve Hz. Peygamber’e Fatiha okunur.

Tesbihatın ilk kısmı sonunda, farzın hemen önünde **tüm cemaat mevta gibi yüzü kıbleye dönük sağ yanı üzerine yatarak “ölümü-dünyanın faniliğini ihtar eden” bazı ayetler (20:55, 2:156, 40:12) okunur**. Toplu bir ölüm ayinini andıran bu **birlikte fiili rabıtatü’l-mevt uygulaması**, ilk kez şahit olanlar için çok ilginç bulunmuştur. Bu uygulamanın diğer Nakşibendi cemaatlerinde benzeri olup olmadığı merak edilmiş, kaynak olarak Riyazü’s-Salihin’den sabah namazının sünnetinden sonra biraz uzanmakla ilgili bir hadis gösterildiği belirtilmiştir. Ancak bu esnada rabıtatü’l-mevt uygulamasının bir tasavvufi içtihad olarak dikkat çekici ve önemli olduğu vurgulanmıştır.

Sabah namazı farzı kılınır; ikinci rükudan sonra doğrulunca Mescid-i Nebevi’de olduğu gibi kunut duası okunur; namaz tamamlanır. Bilindik namaz tesbihatı yapılır. Sabah namazı farzı sonrasında sabah tesbihatının ikinci kısmı yapılır:

*   Ayet: 33:56

*   Salavat: 3 kere: ALLAHumme salli `ala seyyidina Muhammedin wa `ala aali seyyidina Muhammedin bi `adadi kulli da’in wa dewa’in wa barik wa sellim `aleyhi wa `aleyhim kesira; (3. okuyuş sonunda) kesiran kesira.

*   Tevhid Zikri: Fa`lem ennehu La ilaha illal-lah (100 kere).

*   Salavat: 10 kere: ALLAHumma salli `ala Muhammedin wa ala aali Muhammedin wa sellim.

*   DUA.

*   Yasin-i Şerif.

*   Esmaul Husna hatmi.

*   DUA.

*   Hz. Şeyh, Şeyh Abdullah el-Faaiz ed-Dağıstanî ve Gavsu’l-Halikati Hace Bahauddin Nakşbend Muhammed el-Uveysi el-Buharî gibi Nakşibendî silsilesi meşayıhına ve Hz. Peygamber’e Fatiha okunur.

Bu tesbihat ile sabah namazının süresinin en az 1 saati bulduğu belirtilmiştir. Hafif sesli olarak tüm cemaatin katılımı ile yapılan tesbihatın çok feyizli olduğu, sabahı istiğfarlarla başlayıp Esmaü’l-Hüsna hatmi ile bitirmenin insanı adeta bu dünyanın dışına taşıdığı ifade edilmiştir. Son kısımdaki tevhid zikri esnasında “muhtedi bir mümin”in cemaatin içerisinde açılan dairede sema da yaptığı belirtilmiştir. Sema bir rükün gibi her sabah yapılmaz, ruhani bir cezbe ile gerçekleşir. Güneş bu tesbihat ile karşılanır, sonrasında dergah mescidinde kısa bir istirahat yapılır.

**Cuma Namazları:**

Lefke Dergahı’nda Cuma namazları bir şölen gibi geçer. Ramazan’ın son Cuma namazı Kadir Gecesi’ne tekaddüm ettiğinden ayrı bir ziyafete dönüşmüştür. Ziyaretçinin dergahta kıldığı ilk Cuma namazının imamı Hz. Şeyh M. Nazım el-Haqqani olmuş, hutbeye Arapça başlayıp Türkçe devam etmiş ve İngilizce bitirmiştir; cemaatin kompozisyonu da buna uygun olmuştur. İkinci Cuma namazının imamı Londra’dan gelen Kenya asıllı Abdulhamid Efendi olmuş, Tevhid bilinci hakkında 40 dakika süren İngilizce bir hutbe irad etmiştir. Ziyaret sırasında kılınan son Cuma namazının imamı Doğu Türkistanlı Abdurrahman Kaşgarî olmuş, fasih bir Arapça ile Leyle-i Kadr hakkında hutbe irad etmiştir (Bu hutbe ve Cuma namazı internette de yayınlanmıştır). Hz. Şeyh Cuma namazları sonrasında genellikle kısa bir sohbet (cemaatin durumuna göre Türkçe veya İngilizce) ve duayı takiben **cehrî zikir yapılan bir HADRA oluşturur**. Bu Cuma namazı sonrasında da yine “gelen gecenin kadri”ni bilmek gerektiğine işaret eden İngilizce bir sohbet sonrası teravih sonrası “sakal-ı şerif” ziyareti yapılacağı müjdelenmiş ve hadra yapılmıştır.

**Sohbetler:**

Lefke’de geçirilen hafta içinde Hz. Şeyh’ten özel sohbetlerin dışında iki genel sohbet dinlenmiştir. Cemaatin çoğunluğu İngilizce anlayabilecek durumda olduğu için sohbetler o dilde yapılmış, iyi derecede İngilizce bilen iki kardeş, Hz. Şeyh’in işaretiyle bir köşede toplanan Türklere simultane tercüme yapmışlardır. Hz. Şeyh, sohbetlerinde **özellikle İslam’ın diğer dinlere, Hristiyanlık ve Yahudilik karşısındaki üstünlüğünü vurgulamıştır**. Hz. İsa ve Hz. Meryem hakkında Kur’an-ı Kerim’deki anlatımlara dikkat çekmiş, Kilise’nin ve Papa’nın “bir İslam Peygamberi olan Hz. İSA’yı yanlış bir şekilde takdim ettiği”ni vurgulamıştır.

**Haqqani Hadra Uygulamaları:**

  1. Hadra başında Hz. Şeyh, silsile-i şerife dua eder, manevi toplantı için ruhsat ve himmet talebinde bulunur, destur alır.
  2. Def ile ritim tutarak Arapça neşide veya kaside okuyan birkaç kişilik koro yer alır. Bu neşideler genellikle Rasulullah Efendimiz ve ashabına övgü tarzında salavat-ı şerife içeren eserlerdir.
  3.   Hz. Şeyh, o anki ortama göre ilham olunan Esmaü’l-Hüsna ve Tehlil, Temcid vb. okur; cemaat peşisıra belirli sayıda tekrar eder.
  4. Mürşidden el öperek izin alan birkaç derviş (Serzakir olarak bilinen) halka şeklinde ayakta sıralanmış dervişlerin ortasında Hz. Şeyh’in işareti ile ritmik kol hareketleriyle yönlendirdikleri cehrî zikiri başlatırlar. Tekrarlanan Esmaü’l-Hüsna arasında en çok **HAYY ve HUU** esması ile Yeseviyye’nin tesirli zikri **Zikr-i Erre** tarzında bir zikir yapılır. Zikir halkasının ortasında zaman zaman Hz. Şeyh’in işareti ile yeni zakirler yer alır. Bazen Hz. Şeyh de halka ortasında zikre iştirak eder.
  5. Yaklaşık 30 dakika süren cehrî zikirden sonra yapılan dua ve okunan Fatiha ile zikir meclisi (Hadra) sona erer.

Hadra geleneği, Arap ülkelerindeki zikir geleneği izlerini taşıdığı için Türkiye’de bazı Nakşibendiler tarafından yadırganmaktadır. Hz. Şeyh M. Nazım el-Haqqani’nin mürşidi Hz. Abdullah Dağıstani k.s.’un 1936’dan 1973’teki vefatına kadar sürekli olarak Şam’da yaşadığı ve zikir meclisi katılımcılarının çoğunluğunun Arap olduğu düşünüldüğünde, bu durum normal karşılanmalıdır. Lefke’deki Hadra sahneleri ile Arap-Kuzey Afrika ülkelerindeki bir Şazeli, Kadiri ya da Derkavi sufi meclisinin nitelik ve içerik yönünden pek bir farkı olmadığı, bu konuda bilgisi ve görgüsü olanlar tarafından bilinmektedir.

Önemli bir konu olarak, Lefke Haqqani asitanesindeki zikirde **kadın-erkek mürid karışıklığına asla müsaade edilmez**. Kadınlar zikri dergahın üst katındaki kafesli mahfilden izler ve dilerlerse bulundukları bölümden zikre katılırlar. HADRA, Hatm-i Hacegân değildir (Hatm-i Hacegân Haqqani dergahında genellikle Cuma geceleri yatsı namazı sonrasında bilindik usulde yapılmaktadır).

Hz. Şeyh M. Nazım el-Haqqani’nin irşadı bütün dünyayı kapsadığı için, dünyanın değişik ülkelerinden gelen mürid topluluklarının doğal meclisleri de Haqqani dergahına taşınmaktadır. Pakistanlı sufilerin Qawwali geleneğinin zikir örneklerine, Malezya Haqqani Mawlid grubunun kendi özgün ritimlerini taşıyan tefli-kudümlü icraatlarına dergahta rastlamak mümkündür. Ziyaretçinin şahsen katıldığı bir Hadra’da, Pakistanlı sufilerin ünlü Qawwali müziği üstadı Nusrat Fethali Han’dan okudukları Hz. Rasulullah ve Hz. Ali konulu zikirli ilahilerin çok etkileyici olduğu belirtilmiştir. Hz. Şeyh eliyle Nakşibendiyye yolunda biat almış Slav kökenli “taze derviş”in flütüyle zikre katılması veya müzikle uğraşan “yeni müslüman”ın Hz. Şeyh onuruna bestelediği eserini gitarıyla çalıp söylemesine kimse şaşırmaz. Tüm bunlar, Hz. Şeyh’in **DESTUR izni** ile olduğundan, kimsenin bir şey deme hakkı veya yetkisi olamaz. Bu açıklamaların amacı, Youtube’da ve Google Video’da görülebilecek Haqqani zikir meclislerini anlamaya yardımcı olmaktır; fıkhi tartışma veya fetva verme amacı güdülmemektedir.

Kadir Gecesi teravih namazından sonra Hz. Şeyh kısa bir konuşma ile Kadir Gecesi’nden bahsetmiştir. Sohbeti devam ederken, Hz. Şeyh’in bir torunu özenle birbiri içerisine sarmalanmış ve ortasında bir kutuyu gizleyen büyük bohçayı başı üzerinde taşıyarak getirmiştir. Tecrübeli müridler bohçanın geldiğini fark ederek salavat-ı şeriflere başlamışlardır. Salavatlar ile bohça açılmış ve mahfazasından çıkartılan Hz. Rasulullah’a hürmet ile gösterilen **SAKAL-I ŞERİF şişesi öpülüp gözlere sürülmek üzere ziyarete açılmıştır**. İlk olarak Hz. Şeyh’in ziyaret ettiği Sakal-ı Şerifi ziyaret için mescidde müridan sıraya girmiştir. Bir süre sonra Hz. Şeyh Sakal-ı Şerif ziyaret emanetini oğlu Bahaeddin Efendi ve Malezya veliaht prenslerinden birisi olan müride devrederek koltuğunda istirahate çekilmiştir. Sakal-ı Şerif ziyareti bitince, dergah mescidinde kılınan teravihte tamamlanan hatm-i Kur’an’ın hatim duası yapılmıştır. Dua ardından Hz. Şeyh’in Esmaü’l-Hüsna’dan isimlerle çerçevesini belirlediği zikrullah ziyafeti ve ardından da Malezya resmi Mevlid Grubu ilahileri eşliğinde Hadra zikrine geçilmiştir. O gece yarısına kadar devam eden bu manevi ziyafetler ile dergahta çok feyizli tecellilerin yaşandığı herkes tarafından hissedilmiştir.

Sakal-ı Şerif konusunda, silsileden Şeyh Şerafeddin Dağıstani k.s. ile ilgili tarihi bir anekdot yakın müridanından Ali Usta tarafından kaydedilmiştir: Şeyh Şerafeddin Efendi, Osmanlı sarayına Sultan Reşad’a çok giderdi. Sultan Reşad dini konularda çok soru sorar, Şeyh Şerafeddin Efendi de cevaplardı. Bir keresinde Sultan, “Hızır (a.s.) halen hayatta mıdır?” diye sormuş ve Şeyh Şerafeddin’den ‘Evet’ cevabını almıştır. Bir gün de Sultan Reşad, Şeyh Şerafeddin Efendi’ye kendisinden bir isteği olup olmadığını sorunca, Şeyh Şerafeddin Efendi “Hırka-i Şerif’deki, Rasûlullah Efendimizin Sakal-ı Şerifinden bir tane –teberrüken- isterim” demiştir. Emir vermiş Sultan Reşad; bir sakal-ı şerif teli getirmişler, Şeyh Şerafeddin Efendi “Bu sahte” demiş; bir ikincisini getirmişler: “Bu da hakiki değil” demiş. Üçüncü gelince, “Es-Salatü vesselamu aleyke ya Rasûlullah” diye selamlamış ve Rasûlullah’ın emanetiyle Güneyköy’e dönmüştür. Lefke dergahındaki Sakal-ı Şerif ile Sultan Reşad’ın armağan ettiği Sakal-ı Şerif’in bir ilgisi olup olmadığı bilinmemekte, ancak Şeyh Şerafeddin Dağıstani Hz.’nin manevi emanetlerinin Abdullah Dağıstani’ye ve sonra da Hz. Şeyh’e intikal etmesi bu ihtimali düşündürmektedir.

***
HADRA nedir ?

HADRA: Arapça, hazır olmak, gelmek anlamında bir kelimedir.

Kuzey Afrika’da yaygın olan Şaziliyye’nin zikir toplantılarına hadra (veya hazra) denir.

Talebeler için yapılan günlük hazralarda, akaid, tefsir, fıkıh, hadis dersleri okunur.

Bir de haftalık hazralar vardır. Şeyh, müridleriyle buluşur, topluca zikir çekerler.

Eğer hadraya yabancı birisi katılırsa, Kur’an kırâeti ve tefsiriyle yetinilir. Yeni intisab eden talebelerin hadrasında, tasavvufî, ahlâkî, sosyal problemler ortaya arzedilip enine boyuna tartışılır. Şeyh, konu ile ilgili görüşünün ne olduğunu söyler.

Müridler, yatsıdan gece yarısına kadar süren bu toplantılarda, çokça çay içerler. Hadra’nın sonunda yatsı namazı cemaatle eda edilir.

Namazın akabinde “Lailâhe illallah”, “Lâ havle velâ kuvvete illâ billâhi’l-aliyyil-azim” vs. evrad ve ezkar çekilir.

Toplantıya gelen mürid, ayakkabısını yanına alır, Şeyhini selamlayıp elini öptükten sonra, oturma adabına göre yerini alır. Diğer kardeşlerini eliyle selamlar, Bu sırada kısaca selamün aleyküm’le yetinir. Herkes, bulduğu boş yerde, anlatılanları sessizce dinlemek için oturmuştur.

Hadra’daki mürid, başını bir örtü ile örter.

Ve törene başlanır.

———————————————-

 

Kaynak: Prof. Dr. Edhem Cebecioğlu ; Tasavvuf Terimleri Sözlüğü; Anka Yayınları.

 

2010 LEFKE ZİYARETİ

Şeyh M. Nazım el-HAQQANÎ Âsitânesi’nden Notlar (Kasım-2010)

**Gönderilme zamanı:** 09.11.10, 11:50

Değerli bir büyüğümün ricasını kıramadığım için (şartlarımı zorlasa da) 4-8 Kasım 2010 günlerinde Kıbrıs Lefke HAQQANÎ ÂSİTÂNESİ’ni ziyareti Rabb-i Kerîm nasib eyledi. Elhamdu_Lillah; maksud hâsıl oldu; Hz. Şeyh Mevlânâ Muhammed Nâzım el-Haqqanî tarafından izaz ve ikram ile muamele gördük. Şimdilik birkaç fotografı takdim ediyorum: Hz. Şeyh M. Nazım el-HAQQANÎ (Lefke/KKTC – 6 Kasım 2010, Cumartesi; Saat: 21.00) ve Sancak-ı HAQQaniyyûn. İnşaallah zaman zaman fırsat oldukça gönüle düşürülenleri de yazalım.

***

5 Kasım 2010 Cuma namazı sonrası biatları kabul eden Hz. Şeyh M. Nazım Kıbrısî; kısa bir süreliğine de olsa ayağa kalkarak düzenlenen zikir halkasına katıldı. “O anlar”da cemaatin coşkusu -doğrusu- görülmeğe değerdi.

***

HAQQANÎ Âsitânesi her zaman olduğu gibi yine dünyanın dört bir bucağından dervişleri ağırlıyordu. Bayram öncesi olduğu için yoğun bir ziyaretçi trafiği yoktu. İstanbul’dan gelen derviş grubu içerisinde yaklaşık 10 yıl önce Yalova’da Şeyh Şerafeddin Hz. ile İznik’te Hz. Pîr Eşrefoğlu Rumî k.s. u ziyaret ettiğimiz Hz. Şeyh-i Evvel Mustafa İhsan Karadağ rh.a. muhibbi bir dostu görmek tam bir sürpriz oldu. Dergahda zaman kendi ritminde akıyor; saatler namaz vakitlerine ayarlı. Teheccüd namazları; sabah ezkârı aksatılmaksızın sürdürülüyor. Yabancı ziyaretçiler arasındaki 4 kişilik Arjantinli grup; ibadetlerdeki ve zikir meclisindeki disiplinleri ile dikkat çekiyorlardı. Hallerinden anlaşılan iyi bir ustadan ders almış oldukları idi. Bu dervişlerden daha yaşlı olan ikisinin daha zengin olan İngilizce kaynaklardan derledikleri tasavvufi bilgileri konuşma dilleri olan İspanyolcaya aktararak defterlere itina ile el yazması olarak kaydettikleri sahneyi uzun uzun seyrettim. Bu gayyûr dervişlerden birisinin yazısı “inci gibi” denilecek kadar güzeldi. İslamın küresel geleceği hakkında ümidvar olmamak için hiçbir neden yok; bu gayyûr dervişlerin hal dili ile anlattığı bu oldu bana.

***

Ziyaretimizde yeniden düzenlenerek basılan Tasavvuf Sohbetleri (1974-1983) kitabını da Hz. Şeyh’e arz etme fırsatı bulduk.

***

6.11.2010 tarihinde Hz. Şeyh M. Nazım el-HAQQANÎ ilerlemiş yaşına ve rahatsızlıklarına rağmen dünyanın dört bucağından gelen dervişleri huzuruna kabul ederek manevi sorunlarının çözümü konusunda yol göstermeğe devam ediyor.

***

Hz. Şeyh M. Nazım Âdil el-HAQQANÎ, özel görüşmemizde sağlık durumu ve son zamanlardaki bazı durumlar hakkında da açıklamada bulundu. Yaşlılık nedeniyle kendisinin ziyaretçiler tarafından yorulmaması gereğini konuşunca söyledikleri ne kadar ibret vericiydi: “İslam’a hizmet edenler için tekaüd (= emeklilik) diye bir şey yoktur. Hem sonra namaza devam eden avamî bir müslüman bile bunamaz; değil ki zikir ehli bir müslüman bunasın! Müslümanın beyni, yarım yamalak çalışmaz, full (tam) çalışmadadır. Zikir ehli bir müslüman ise beyninin yalnız dünyaya ait olan tarafını değil âhirete ait olan tarafını da kullandığı için beyni tam hizmettedir; full çalışır… Zikreden müminin beyni bu şekilde tam hizmette olduğu için üzerine boyuna nur üstüne nur iner; bu yüzden zâkir müslüman beyninin zayıflaması yoktur. Salih bir mümine bunama hali gelmesi çok nadirdir. Müslüman onun için bunamaz, ibadet ü taat ile yaşayan derviş bir adamın bunaması yoktur. İbadetsiz adam ise ihtiyarlayınca pespaye olur. Beyninin ibadet için kullanılmayan tarafı ki onu da ahiret için; ibadet için kullanacaktı, kullanmadığı cihetle o taraf zayıflar; bakımsız bahçe gibi kuruyup biter. Nihayet o taraftan bir darbe yer çeker gider…”. Özellikle son 1-2 yıldır hemen hergün kamera karşısında 40-50 dakika süre ile sohbet veren Hz. Şeyh M. Nazım Âdil el-HAQQANÎ’nin performansına “Maşa-Allah” dememek mümkün değildir. Tıp gözüyle bakıldığında izahı güç olan bu durumu; herkes kendi çevresindeki “yaşı yetmiş – işi bitmiş” ; çoğunluğu çocuğunun adını bile hatırlayamayan ihtiyarları gözü önüne getirip insaf ile nazar ederse durumun olağanüstülüğünü teslim edecektir. (Hz. Şeyh M. Nazım Âdil el-HAQQANÎ’nin son dönemde sayıları 500’e yaklaşan sohbetlerinde irticalen (hiçbir yere bakmadan) ve hafızasından çıkarıp dile getirdiği ayet ve hadislere ibret nazarı ile bakan bir sufi olarak “Rabbim kem nazardan saklasın” dualarımla “HAZA min FADL-I RABBΔ demekten kendimi alamadım.).

***

Hz. Şeyh M. Nazım el-HAQQANÎ’yi ziyaretimiz öncesinde 20 Ekim 2010 tarihli “Rabbanîlerden Olun” başlıklı sohbetini verip yaklaşık 1,5 yıldır verilen sohbetlerini noktalamıştı. Bu dikkate şayan sohbette çok husus vardı ki herkes için izaha muhtaçtı. Sohbetlere ara verilme nedeni de önemli idi. Bu düşüncelerle ve Hz. Şeyh M. Nazım el-HAQQANÎ’nin sağlık durumu hakkında mesleki endişelerle gittiğimiz asitânede aldığımız bilgiler üzüntümüzü izale ettiği gibi büyük bir bast haline kavuşturdu elhamdulillah… Bir kaç önemli noktayı iletmek isterim: 1. **Hz. Şeyh M. Nazım el-HAQQANÎ sohbetlerine sağlık nedenleri ile ara vermiş değildir**. Sağlığında olumsuz bir değişme yoktur elhamdulillah… 2. **Hz. Şeyh M. Nazım el-HAQQANÎ Nakşbendi usulünce sürdürdüğü tarikat faaliyetlerini de askıya almış değildir**; yine bizzat biatları kabul etmekte, zikir meclislerine iştirak etmektedir. 3. **Hz. Şeyh M. Nazım el-HAQQANÎ, şahsi/resmi imzasını da eskiden olduğu gibi “el-haqqani” tacıyla süslemektedir**. 4. **”Rabbanîlerden Olun” başlıklı sohbet Türk müridler için değil bilhassa ve bilhassa kendilerine SELEFİ diyen ve Hz. Şeyh M. Nazım el-HAQQANÎ’nin sohbetlerini büyük bir dikkatle; en üst düzeyden izlediği/izlettiği bilinen bütün dünya müslümanlarına yöneliktir** (27 Eylül 2010 tarihli “Rabbanî Olmak” başlıklı sohbeti ile birlikte bakıldığında bu hemen anlaşılacak kadar açıktır.). 5. **Son sohbette, İslam dünyasındaki ihtilafları tahrik ve dezenformasyon ile görevli Hrıstiyan-Yahudi din misyoner/ajanlarına da meydan okunmuştur**. Şimdilik bu kadarı ile iktifa edelim.

***

**Zorunlu Bir Açıklama**: 4 Kasım 2010 Perşembe günü 18.50 uçağı ile KKTC’ye uçarak Hz. Şeyh’i ziyaret için havaalanı yolunda iken önce Delikanforum’da (saat.16.30 gibi) daha sonra da (saat:17.30) bir başka forumda Hz. Şeyh M. Nazım el-HAQQANÎ’nin “Rabbanilerden Olunuz” başlıklı 20 Ekim 2010 günkü konuşmasının ses kaydının İngilizceye eksik ve hatalı dökümünden Türkçeye aktarılan tercumesi yayınlanmış. Bu eksik metin üzerine de birçok ileri-geri sözler ile birçok laf edilmiş… Bütün bunlardan ancak 8 Kasım 2010 Pazartesi günü saat:17.00 gibi Türkiye’ye vasıl olduğumda haberim oldu (Sohbetten bahsetmiyorum; forumlarda edilen sözlerden). Bunun üzerine epeydir manevi paydaşlık yaptığımız “dua”, “talib” gibi arkadaşlara özel mesaj ile ve başka bir ortamda yazdıklarından dolayı da “kudsî” kardeşimize mail ile birkaç not ilettim. Aslında niyetim “ziyaret izlenimlerim” sonunda bu konuyu netleştirmekti; fakat şahsen tanımadığım birkaç kişinin daha özel mesajlarına ve Facebook gibi yerlerde konunun sulandırılıp köpürtüldüğüne şahid olunca zorunlu olarak bazı noktaları yazmak zorunda kaldım. Bahsedilen sohbetin vahim hata içeren kısmını az önce ses kaydından tekrar-tekrar dinledim ve Türkçe metni ses kaydını esas alarak düzelttim. Bu düzeltilmiş metnin sufilive.com, haqqanisoul.com gibi Şeyh Hişam Kabbani Efendi kontrolündeki resmi sitelerde yayınlatma imkanım yok. Sufilive yönetimine ses kaydının çözümünde ve İngilizce/Türkçe sunumunda vahim hatalar olduğunu mesaj olarak ilettim. Bu arada Hz. Şeyh M. Nazım el-HAQQANÎ’nin sohbetlerinin yayınlandığı ve Hollanda’dan yayınlandığı bildirilen hakkkanipost.com sitesinde vahim yanlışı içeren ilgili yerin çıkartıldığını fakat sağlam bir tercumenin orada da mevcut olmadığına tanık oldum. Şurada kaç senedir tanıştığımız ihvanın şahsımın “mürid sıfatı ile değil sade bir müslüman olarak” da bu işlerden rahatsız olacağımı bilmeleri gerekirdi. Bu minvalde şahsım ile ilgili suizanna kapılmış ve bunu kalbi bir kırıklık ötesinde satırlara taşımış kardeşlerime hakkımı helal ediyorum. Sadece Hallâc’ın Şiblî’ye sitemini hatırlattıklarını bilsinler… “Evliyaullaha yan bakmanın kime ne faydası var?” diye sorma noktasına düşeceksek şunca yıllık dostluktan sonra hâlâ; şu alemde nedir halimiz; kimedir nisbetimiz?.

***

İlgili sitelerdeki Türkçe ve İngilizce sohbet kayıtlarındaki vahim hatanın giderildiğini memnuniyetle gördüm.

***

Hz. Şeyh M. Nazım el-HAQQANÎ ile özel görüşmemizde genel olarak **tarikatlar ve tasavvuf konusundaki sözleri ve uygulamaları hakkında merak edilen konuları dile getirip birinci elden yanıtlarını almak mümkün oldu**. Bunları kısa başlıklar olarak arz etmek isterim:

Nakşıbendi geleneğinden olmakla birlikte HAQQANÎ Âsitânesi’nde son zamanlarda Cuma namazı sonrasında kaside ve neşideler eşliğinde icra edilen **cehrî zikir konusunda Hz. Şeyh M. Nazım el-HAQQANÎ şu açıklamayı yaptı**: “Bizler cehri zikir yapıyoruz, ki cehri zikir kırk tarikatın pek çoğunun usulüdür. Biz cehri zikri de yapıyoruz ki, hem Nakşibendîlerin zikrinden nasip alalım, hem sair tarikat-ı âliyyelerin faziletini kazanalım… Bu sebepten cehren de zikrediyoruz”. Gerçekten de bu zikir meclislerinde bulunmuş bir kişi olarak hafızamı yokladığımda **Kadirilerin devranı gibi ayakta Kelime-i Tevhid zikir yapıldığını; Halveti-Cerrahilerin zikri gibi kısa Esmaullah zikri geçildiğini; Yeseviyye’nin Zikr-i Erresi gibi “Hayy-Hu” zikri icra edildiğini; hatta kimi meclislerde Mevleviler gibi sema icra edildiğini hatırladım**. Müslümanlar üzerindeki manevi sıkıntıların kaldırılması ilacının da zikir olduğunu şöyle ifade ettiler: “Bir müslüman Allah’ı zikir etse, Peygamber Efendimizi de salâvatı şerifeyle ansa, o kalbi sıkılan bunalan ve daralan kimse üzerinden o sıkıntı açılır. Camilerin kerameti de bu, abdest al gir iki rekât kıbleye karşı “Allah-Allah” de, “Lâilahe İllallah” çek, salavat oku… Saatine varmaz senin üzerinden o yük kaldırılır, hafiflersin. Ya iyi olacaksın yahut iyilerle beraber olmaya gayret edeceksin… Müslümanlar kötülerle beraber olmasınlar, uzun zaman birlikte oturmasınlar…”. “Onun için bu gibi **zikir meclislerini arayıp hazır olmak müslümana yarar, iyi gelir**. Sıkıntısı olan müslüman, zikir, nasihat, ilim meclislerine girsin. Peygamber a.s. diyor ki: “Cennet bahçelerine uğradığınızda oturunuz…”. “Nedir cennet bahçeleri ya Resulullah?” diye Sahâbe-i Kiram efendilerimiz sorduğunda, bu ilim meclisleri, zikir ve sohbetler hakkında buyurmuştur: “O meclisler cennet bahçeleridir, ruhlarınız ferahlar, ruhu sıkılan insan cennet bahçesine gitsin…”. Oturması beleş! Şimdiki insanlar “parka gidelim de, biraz nefes alalım.” der. Bağa-bahçeye gitmekle cismaniyeti belki bir parça nefes alır, lakin içerisindeki ruhaniyeti yine karanlık kalır. Ruhu rahatlatacak; ferahlanacak yer sohbet ve zikir meclisleridir. Hiç olmazsa haftada bir, bu gibi zikir meclisinde ve sohbetlerde bulunan kimse ferahlar. Feraha çıkar; dünya hemm ü gamından kurtulur”.

***

“Rabbanîlerden Olun” başlıklı sohbet Türk müridler için değil bilhassa ve bilhassa kendilerine **SELEFİ diyen ve Hz. Şeyh M. Nazım el-HAQQANÎ’nin sohbetlerini büyük bir dikkatle; en üst düzeyden izlediği/izlettiği bilinen bütün dünya müslümanlarına yöneliktir”
** (27 Eylül 2010 tarihli “Rabbanî Olmak” başlıklı sohbeti ile birlikte bakıldığında bu hemen anlaşılacak kadar açıktır). Hz. Şeyh M. Nazım el-HAQQANÎ’nin son bir yıllık sohbetlerinde sürekli olarak **”selefi ulema” tabirini kullandığı dikkat çekici idi**. Bu tabirle “selefi ulema” ve bazen de sadece “ulema” tabiri ile Hz. Şeyh M. Nazım el-HAQQANÎ’nin Suud Krallığı’nda egemen olan **İbn-i Teymiyyeci/Wehhabiyyîn taifesini kastettiği biliniyordu**. Hz. Şeyh M. Nazım el-HAQQANÎ’nin bu ısrarlı hitablarının Suud Krallığı resmi dini danışmanları olan fetva makamı “Şeyh sülalesi” tarafından da izlendiği ve Medine-i Münevvere’de bu iş için özel görevlendirme yapıldığını öğrendim. Hatta bu fetva danışmanların tavsiyesi ile şu sıralarda tedavi için ABD’ye giden Kral Abdullah’ın Hz. Rasûlullah s.a.v.’in ravzasını ziyaret ettiği gibi resim çekilerek kamuoyuna dağıtılmasını temin ettiği biliniyor (Bu resimlerin bazıları “Kral’ın izni ile” internete aksetti). Kral Abdullah ibn Suud Ravza’nın önünde…/Medine-i Münevvere. Oysa yakın zamanda Ravza-i Mutahharra’yı ziyaret eden müminlerin şirk işledikleri gerekçesi ile Kubbe-i Hadra’nın yıkılıp Hz. Rasulullah s.a.v.in kabrinin düzenlenmesinin “selefi ulema” tarafından tavsiye edildiği (ve Ümmetin tepkisinden çekinilerek bu tavsiyenin yerine getirilemediği) biliniyor. (Hz. Şeyh M. Nazım el-HAQQANÎ’nin “ulema” tabiri ile kastettiği “Wehhabiyyîn” taifesi iken bu sözü “zahir-batın İslam alimleri” diye çarpıtanlar ruhaniyetinden özür dilemeliler…).

***

Hz. Şeyh M. Nazım el-HAQQANÎ’yi ziyaretimde **tasavvuf tarihi açısından önemli bir noktayı sorarak açıklık getirme fırsatım da oldu**. Hz. Şeyh M. Nazım el-HAQQANÎ bir mülakatta Hoca Ahmed Yesevî’den “mürşidimiz” diye bahsetmişti. Kendilerine günlük evradı silsile-i aliyye-i Nakşbendiyye’ye armağan ederken kendilerinin isimlerini anıp anamayacağımızı sordum. Hâce Yusuf Hemedani ile Hâce Abdulhalık Gücdüvanî arasında **Hâce Ahmed Yesevî’yi anmanın kendilerinin himmetine nail olmak açısından faydalı olacağını söylediler**. Bunun üzerine Silsile’de Ahmed Yesevî kuddise sırruha yer verilip verilemeyeceğini sorduğumda ise **silsilenin ilk ismi Olan Hz. Rasûlullah ile son isim olan biat alınan mürşid anıldığında yeterli olacağını; manevî kayıtlarda bu iki isim arasında gelmiş-geçmiş ne kadar piran-ı izam var ise tamamının da zikredilmiş olacağını belirttiler**. Bu çerçevede Yusuf Hemedanî sonrasında posta oturan 1. halife: Hasan Endakî, 2. halife: Abdullah Berakî, 3. halife: Ahmed Yesevî ve 4. halife: Abdulhalık gücdüvanî hazretleri ismen anılmasalar dahi silsilede yerleri olduğunu beyan ettiler. Aynı şekilde silsilede ismi anılmasa da Şah-ı Nakşbend halifesi Muhammed Parsa’nın diğer halife Alaaddin Attar gibi Nakşbendi silsilesinin mensubu olduğuna işaret ettiler. **Silsilelerin ezberlenmesi kolay olması için bazı isimler atlansa dahi silsile-i aliyye-i Nakşbendiyye denildiğinde bu silsileden feyz almış tüm meşayıhın kapsama dahil olduğunu söylediler**. Teberruken bazı isimler özel olarak anılmakta ise de meşayıhı birbirinden ayrı olarak düşünmemek gereğini ikaz ettiler. Sonuçta herhangi bir Nakşbendi mürşidinden günlük ders, vird alarak tesbihat yapan müridan zikirin sonunda silsile-i şerife hediye ederken **Ahmed Yesevî ismini de Hz. Şeyh M. Nazım el-HAQQANÎ izni ile anabilirler**.

***

Hz. Şeyh M. Nazım el-HAQQANÎ ile görüşmeye giderken “Rabbânîler Olunuz.” konulu ve 20.10.2010 tarihli önemli sohbetinin oluşturduğu tartışmalar henüz başlamamıştı. Kendim de sohbeti çok ayrıntılı incelemek ve özellikle İngilizce ses kaydını dinlemek imkanı bulamamıştım. Sadece İngilizce metnini gördüğümde tartışılması gereken hususlar içerdiğini fark ettim. (Hakkanipost.com sitesinde yer alan Türkçe tercumesi de bu yüzden Kıbrıs ziyaretinden dönene kadar foruma konulmadı.). Hz. Şeyh M. Nazım el-HAQQANÎ ile görüştüğümüzde “**tarikatların tamamının artık fonksiyonunun bittiği**” konusundaki açıklamasının ne anlam geldiğini sormak istiyordum. Ayrıca bugüne kadar tarikat terbiyesi altına giren müridler ne yapacaktı? Tarikat yapılanmaları bittiğine göre mesela rabıta, zikir meclisleri gibi uygulamalar ne olacaktı? Daha bir çok konu vardı açıklığa kavuşturulması gereken… Hz. Şeyh M. Nazım el-HAQQANÎ tarafından kabul edildiğimizde bu soruların hemen tamamının cevabını aldım. **Tarikat uygulamaları olan zikir ve rabıta konusunda bir değişiklik olmadığını; sadece tasavvufun bir “makam dağıtma”; “kendine paye biçme” şeklinde “dünyalık bir tezgah”a dönüştüğünü bunun da manevi alemden reddedildiğini söylediler**. Dervişler eğer samimi iseler zikir ve tesbihattan fayda göreceklerini; bunun Allah’ın bir vaadi olduğunu ifade ettiler (Bkz. “Ela bizikrillahi tetmainnul kulub…” ayeti). Sözkonusu sohbetin çok iyi anlaşılması gereken noktası; **gerek tarikat ünvanlarının gerekse tasavvuf isminin “sahabe zamanında hiç kullanılmamış olduğu; Kur’an-ı Kerim’de de bu ibarelerin olmadığı” şeklindeki açıklamadır**. Yıllardır tasavvufa itiraz eden selefi eğilimli kişilerden işittiğimiz ve tarihi ve terminolojik açıdan doğru olan bu tesbiti Hz. Şeyh M. Nazım el-HAQQANÎ’nin dile getirmesi çok önemlidir. Şimdi bu sohbetten sonra Şeyh M. Nazım el-HAQQANÎ selefilerden samimi olanlara diyor ki: “**Gelin işte Kur’an-ı Kerim’in ideal mümin için koyduğu hedefe yaklaşın: RABBANÎLER OLUN**…”. Bakalım bu konuyu yıllardır dile getiren ve “yeni bir din diye tanımlayacak kadar” yabancı gördükleri tasavvufa en ciddi eleştirileri “tasavvufçuların bu adlandırma ve tariflerinin ashab döneminde olmadığı olan” selefi eğilimli müslümanlardan nasıl bir ses gelecek?. (Şimdiye kadar bu sohbete itirazların kafa-kalb konforu bozulan sufi-meşreb kişilerden geldiğini görüyorum. Bakalım selefiyyun taifesinin reaksiyonu ne olacak? Bu konuda bir yazılı-sözlü herhangi bir duyumu-gözlemi olan olursa foruma naklederse iyi olur.).

***

Hz. Şeyh ile mülakâtımızın bir kısmı videoya alınmıştı. Bugün kısmen yayınlanmış olduğunu gördüm. (Görüşme 6 Kasım 2010 günü olmasına rağmen yanlışlıkla 10 Kasım 2010 tarihi ile verilmiş.). Videonun başında kendisinden bahsedilen kişi **Hz. Şeyh M. Nazım el-HAQQANÎ’nin manevî terbiyesinin Şam-ı Şerifte olan Şeyh Abdullah Dağıstanî (q.s.)’den olacağını haber vererek kendisini Şam’a gönderen Şeyh Süleyman Erzurumî (quddise sırruh) hz.dir**. Şeyh Süleyman Erzurumî ismini Hz. Şeyh M. Nazım el-HAQQANÎ’nin hayat hikayesini anlatan kitab-belgesel ve sitelerde görmüştüm. Kendisi hakkında bilgi edinmek istedim ise de Fatih’te (bilmem şimdi ayakta mıdır? yoksa yerine bir apartman mı dikilmiştir?) ahşap bir Osmanlı dergahında ikamet ettiği dışında bir bilgiye ulaşamamıştım. Şimdi Hz. Şeyh M. Nazım el-HAQQANÎ’den öğrendim ki **Şeyh Süleyman Erzurumî (q.s.) 1940 yılında 80 yaşlarında olan Osmanlı bakiyesi bir Pîr-i fâni idi**. **Hz. Şeyh M. Nazım el-HAQQANÎ’yi 3 yıl manevi olarak yetiştirdikten sonra kendisini Şam’da bulunan Abdullah Dağıstanî -q.s.- Hz. ne havale etmiştir**. Bu havale edişin benzerini muasır (günümüz) şeyhlerinde göremezsiniz (Benzer bir örneği Eşrefoğlu Rumî menâkıbında Hz. Pîr Hacı Bayram Velî (q.s.)icraatı olarak kaydedilmiştir.). **Bu havale ediş benim için hem Hz. Pîr Abdullah Dağıstanî (q.s.) hem de Hz. Şeyh M. Nazım el-HAQQANÎ’nin manevî yetkinliğinin kesin kanıtıdır** (Bu yüzden bu “havale” konusunu açıklığa kavuşturmak için ayrıntısını sormak istemiştim.). Farkı fark edin (Kudsî kardaş ne derdi acaba?).

***

Alıntı: Hz. Şeyh M. Nazım el-HAQQANÎ tarafından kabul edildiğimizde bu soruların hemen tamamının cevabını aldım. Tarikat uygulamaları olan zikir ve rabıta konusunda bir değişiklik olmadığını; sadece tasavvufun bir “makam dağıtma”; “kendine paye biçme” şeklinde “dünyalık bir tezgah”a dönüştüğünü bunun da manevi alemden reddedildiğini söylediler.

soru cevaplarla ilgili videoda “**artık şeyhlere rabıta yok diğer yollarda kabeye yada mescidi nebeviye rabıta yapsınlar**” diyordu.

***

dua yazdı: “artık şeyhlere rabıta yok diğer yollarda Kabe’ye yada Mescid-i Nebevi’ye rabıta yapsınlar” diyordu. Şimdi “**rabıta ve zikirde değişiklik yok**” sözü Hz.Şeyh’e intisab edip vazife yapan dervişan içindir. Sair tariklerin müntesibleri veya şimdiden sonra zikir dersi yapmak isteyenler için biat-zikir dersi devam ediyor. **Rabıta hususunda genel olarak zikir esnasında Beytullah’a yönelmek (salavatı şerife okurken Ravza-i Mutahhara’ya rabıta) ile daha etkili bir feyz akışı olacağına işaret edilmiştir**. (Hz. Rasûlullah’a rabıtanın tavsiye edilmemesinin nedeni kemal yetmezliğinin yol açacağı manevî patlamadır. Hz. Şeyh küçük bir ampule bir elektrik santrali bağlanmasına benzetti bunu…). Dileyen dilediğini yapsın! (Kişinin ne yapıp ne kazandığını en iyi kendisi bilir.). Kimseye birşey teklif edilmiyor. Başka kapıya müntesib olup da rabıtası vs. konusunda sıkıntısı olanların ilk müracaat edeceği yer (eğer ulaşılabiliyorsa) rabıtasını yaptığı ZAT’a tevcih etmesidir derdini…. (ÖZEL NOT: Hacc-Umre yapanlar için Ka’be’ye rabıta kolay olmalıdır. Bilhassa bu rabıtaya uyum sağlandıktan sonra 5 vakit namazları Beytullah’a rabıta ile kılmanın getireceği ruhanî tad başka olacaktır. Mücerrebdir.).

***

Hz. Şeyh M. Nazım el-HAQQANÎ ile görüşmemizde anlatılan rüya Umre esnasında bulunulan Medine-i Münevvere’de görülmüştü. Hz. Şeyh, “**Şâb-ı Emred**” (*) olarak gösterilmiştir. Şâb-ı Emred: Ergenlikten yeni çıkmış genç; sakal ve bıyığı henüz yeni terlemiş delikanlı. **Hızır (a.s.)’ın da “Şâb-ı Emred” olarak görüldüğü rivayetleri vardır**.

***

Özel konulardaki mesajları inşaallah daha sonra paylaşırım. Bakî Selâm…. Temmetu’l-kitab biavnil-Melik-ül-Vehhab….