Prof. Dr. Abdulhakim YÜCE: TASAVVUFTA TASARRUF

KOZMİK YETKİ: TASARRUF

Prof. Dr. Abdulhakim Yüce

Allah (cc) kendisine halife1 olarak yaratıp yer yüzünde iskan ettirdiği insanoğluna yeri ve gökleri musahhar etmiş ve sınırlarını kendisinin belirlediği bir ta¬sarruf yetkisi vermiştir. Bu tasarruf, İslam kültüründe “Tekvinî Ahkam” şeklinde adlandırılan tabiat kanunlarına uymakla gerçekleşir. Bu durum sünnetullahın da bir yönünü oluşturur ki, Allah’ın bu sünnetinde her hangi bir değişiklik söz konusu değildir. İlk insandan bu yana oluşturulan kültür, medeniyet, teknik ve sanat bu tasarrufun birer meyvesidir ve bunlar olağan şeylerdir. Ancak, Yüce Allah dilediği zaman, kendisinin seçtiği kişilerin eliyle, onları vasıta/araç kılarak ve hikmetini de kendisinin bildiği olağan dışı (adet dışı, olağan üstü, hariku¬lade yani tabiat kanunlarını aşacak, onları işlemez hale getirecek şekilde) bazı olayların zuhuruna da meydan ve izin vermektedir. Bu olağan dışı olayların bir kısmı, elinde gerçekleşen kişiyi desteklemek için olurken bir kısmı da ağır bir imtihan vesilesidir ve kişiyi cehennemin en derin çukurlarına yuvarlayabilir. İslam alimleri olağan üstü olayları, peygamberler eliyle meydana gelen mu¬cize, Allah’ın veli kulları eliyle meydana gelen kerâmet, Allah’ın azılı düşman¬ları eliyle imtihan için meydana gelen istidrac kendilerine verilen bazı kabili¬yetleri kötüye kullanan kişiler eliyle meydana gelen ve çok çeşitleri olan sihir ve yine kendilerine verilen bazı kabiliyetleri kullanan kişiler eliyle meydana ge¬len yogilik şeklinde kısımlara ayırmışlardır.2 Biz bu yazımızda kerâmetin bir bölümünü oluşturan tasarruf konusu üzerinde durmak istiyoruz.

Kerâmet
Kerâmet, k-r-m fiilinden türetilmiş bir isimdir. Kerem Allah’a nispet edilirse, O’nun ikram ve bağışı; insana nispet edilirse kendisinde görülen güzel fiil ve ahlakın adı olur.3 İkram ve tekrim, cömertlik, hürmet ve tazim göstermek, aziz ve faziletli kılmak anlamlarına gelir.4 Özellikle tasavvuf ıstılahında, Allah’ın halk etmesiyle hak dostlarından, yani hak bir dine mensub, tezkiye-i nefis ve tas-fiye-i kulûba muvaffak olmuş bir veliden sadır olan fevkalade hal, söz, davranış, nazar, teveccüh, himmet, keşf, tasarruf ve tesir demektir. Diğer bir ifade ile kerâmet, Allah’ı seven, O’na itaat eden ve O’nun tarafından da sevilen veli kullara, mucizenin gölgesinde bahşedilmiş5 ekstra bir ikram ve peygambere ittibaa Cenab-ı Hakk’ın özel teveccühünden ibaret bir harikadır. Tasavvuf ehli kerâmeti iki ana kısma ayırmışlardır:
1. Manevî ve Hakiki Kerâmet: Kâmil iman, salih amel, üstün ahlak, sağlam marifet, yürekten muhabbet, tam bir istikamet ve Allah’a tam bir bağlı-lıktan ibarettir. “Emrolunduğun gibi tam bir istikamet üzere ol” (Hûd, 11/112) ayeti, konuyu mükemmel bir şekilde özetlemektedir.
2. Kevnî ve Surî Kerâmet: Tabiat kanunları çerçevesinde ve normal şartlar¬da yapılması mümkün olmayan olağan üstü olaylar bu guruba girerler. Az bir yiyeceği çoğaltma, hiçbir şey yiyip içmeden günlerce aç durabil¬me, çok kısa bir zamanda oldukça uzun mesafeleri kat etme; havada uç¬ma, batmadan suda yürüme; uzaktan bazı cisimleri hareket ettirme ve benzeri şeylerdir. Ancak bunlar hak dostlarınca birer meziyet kabul edilmemiştir.
Kevnî kerâmet söz, fiil, hal, himmet, nazar, teveccüh ve tasarruf şeklinde gerçekleşmektedir. Diğer kavramları ilgili eserlere havale ederek6, gelecek satır-larda tasarruf ve yakın ilişkisinden ötürü bir nebze de himmet kavramından söz etmek istiyoruz.

Tasarruf
Tasarruf sözlükte yetkiyi kullanarak iş yapma, sahip olma, kullanma, idare et¬me, serbest davranma, çekip çevirme gibi anlamlara gelir. Tasavvuf terimi ola¬rak, olağanüstü yollardan iş yapmak ve tesir etmek, insanlara ve eşyaya hük¬metmek, Allah’ın eşyayı ve bütün varlıkları, genelde bütün insanlara özelde ise, peygamber ve veli kullarına musahhar kılması gibi anlamlara gelir.

Mutlak Tasarruf
İslam alimlerinin bütününe göre, varlıkta mutlak tasarruf Allah’a aittir. Mutlak tasarruf iki anlamda anlaşılabilir: Cenab-ı Hak, hiç bir araç ve yardımcıya ihti¬yaç duymadan ve sınırsız bir şekilde yaratıcısı olduğu varlıkta her türlü tasar¬rufta bulunabilir. İradesi taalluk ederse bunu yapmaya kadirdir ve kimse engel olamaz. Ancak -haşa- ölçüsüz şekilde de tasarrufta bulunmamaktadır, zira O adalet, hikmet vb. sıfatlara sahiptir, ve iradesi bu sıfatlara uygun tecelli etmek¬tedir.
İnsanın kendi fiili dahil, her türlü tasarrufun gerçek sahibi Allah’tır. Ancak bu tasarruf için melek ve insan dahil çeşitli vasıtalar kullanır. “Onları siz öldür¬mediniz, fakat Allah öldürdü. Attığın zaman sen atmadın Allah attı.” (Enfal, 8/17) “Sen sevdiğini hidayete erdiremezsin fakat Allah dilediğini doğru yola iletir.” (Kasas, 48/56) gibi ayetler bu gerçeği vurgulamaktadır. Bütün varlıklar arasında tasar¬ruf için sadece insana (kısmen de cinlere), sorumluluğa esas teşkil edecek bir irade ve meyelan veya kesb verilmiştir. İlim adamları bu ikinci tasarruf konu¬sunda bazı farklı görüşler ileri sürmüşlerse de, Mutezile dışında, kimse Allah’ın dışında ve hiç bir eylemde mutlak tasarruf sahibi, örneğin, fiilinin yaratıcısı bir varlık olduğunu söylememiştir. Tasavvuf ehli ise bu durumu maşa ile sobadan ateş alan adama benzetirler. Sobadan ateş alan maşa mıdır, adam mıdır? Bu mi¬salde gerçek fail Allah, insan ise maşa hükmünde değerlendirilmiştir.
Bütün insanlar bu şekilde olmakla beraber bunun farkında olmadıkları için kendilerini mutlak tasarruf sahibi zannederler. Ancak belli bir nefis terbiyesi alan ve irfan seviyesini yakalayan kişi böyle düşünmez. Hadis-i kudsîde belir¬tildiği gibi Allah’ın onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli ve yürüyen ayağı mesabesinde olduğunu7 bilir ve meyelân seviyesinde var olan iradesini de terk eder.

İnsanın Tasarrufu
Giriş paragrafında da işaret edildiği gibi, Allah (cc) yaratmış olduğu varlıklar arasında insanı kendisine halife olarak seçmiş ve bütün varlığı onun emrine musahhar ederek, belirlediği esaslar çerçevesinde tasarrufta bulunma yetkisi vermiştir. Zira “insan şu kâinat ağacının en son ve en cami (kapsamlı) meyvesi ve hakikat-ı Muhammediye (s) cihetiyle çekirdek-i aslîsi ve kâinat Kur’an’ının âyet-i kübrası ve ism-i azamı taşıyan âyetü’l kürsisi ve kâinat sarayının en mükerrem misafiri ve o saraydaki sair sekenelerde tasarrufa mezun en faal memurudur.”8 O şöyle buyuruyor: “Allah’tır ki emri ve izni ile gemiler yüzüp git¬sin, siz O’nun kereminden (nasibinizi) arayasınız ve de şükredesiniz diye denizleri size musahhar kıldı (hizmetinize verdi ve boyun eğdirdi). Göklerde ve yerde ne varsa hepsini kendinden (bir lütuf olarak) size musahhar kıldı.” (Casiye, 45/12-13) Bu ayetlerin tefsirinde Elmalılı şu açıklamayı yapmaktadır:
“Emriyle onda gemiler cereyan etsin diye- yani sizin menfaatiniz için ise de sizin emrinizle değil, O’nun emri ile yüzmek için musahhar kıldı. Emri, izni, iradesi ve ona delâlet eden hükmi şuunu demektir ki, hem geminin hacmi ile aynı hacimdeki su arasındaki hafiflik ve ağırlık ora¬nını, hem onunla hareket ettirici güç arasındaki şiddet ve mukavemet oranını, hem de hal ve şartlar açısından ortamın uygunluğunu içine alır. Yoksa insanlar istedikleri gibi denizde tasar¬ruf edemezler, Allah’ın emrini (tabii kanunları) uygulamadan sırf kendi emirleri ile gemi yürütemezler.”9
Öyle ise, Allah’ın kainata yerleştirdiği ve henüz büyük bir kısmı insanoğlu tarafından keşf edilmemiş tabii kanunları uygulayan her insan yere, göğe ve içindekilere, belirli sınırlar içinde söz geçirebilir ve onları hizmetinde kullanabi¬lir. Bilim ve teknolojinin ilerlemesi ile yıldızlar arası, belki yıldızlar ötesi, hatta kara deliklerden geçerek maddenin başka boyutlarına yolculuklar yapıldığında insanlığın önünde ne tür tabiat kanunları çıkacak bilinemediği gibi, içe yönelik araştırmalar ilerledikçe insanın ruh dünyasında nelerle karşılaşılacağı da meç¬huldür. Kur’an’da konu şu şeklide ifade edilmektedir: “Biz ileride onlara delillerimizi gerek dış dünyada, gerek kendi nefislerinde göstereceğiz; öyle ki Kur’an’ın Allah tarafından gelen gerçeğin ta kendisi olduğunu onlar da anlayacaklar.” (Fussilet, 41/53). Bu durum, bütün varlıklar arasında genel olarak insanın yer yüzünde Allah’ın halifesi olmasından kaynaklanan bir yetki ve insana özel bir ayrıcalık¬tır.
Bir de insanlar arasında belli bazı kişilerin kullanabildiği bir tasarruf vardır ki, batılıların super natural activity adını verdikleri olağan üstü, tabiat kanunlarını aşan ve asıl konumuzu teşkil eden tasarruftur. Başta peygamberler olmak üzere, bazı seçkin kişiler bu yetki ile donatılmışlardır. Örneğin Hz. Süleyman (s) cinler, hayvanlar ve rüzgar dahil hemen bütün varlıklara, alışılmışın dışında ve her insanın yapamadığı bir şekilde söz geçirmiş yani onlarda tasarruf etmiş-tir. Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Biz rüzgarı onun emrine verdik. Rüzgar, onun emriyle istediği yere tatlı tatlı eserdi. Bina yapan, dalgıçlık yapan her şeytanı10, bukağılara bağlı olan başkalarını da onun hizmetine verdik.” (Sâd, 38/36-38)
Diğer peygamberlerin de bu türden çok sayıda tasarrufu nakledilmektedir. Örneğin Hz. Muhammed (s), kendisine namazda musallat olan bir azılı cinni (ifriti) yakalayarak cami direğine bağlamak istemiş, ancak Hz. Süleyman (s)’ın “Allah’ım, bana benden sonra kimseye nasip olmayacak bir mülk ver” (Sâd, 38/35) şeklindeki duasını hatırlayarak vazgeçmiştir.11 İbn Arabî bu konuyu özetle şöy¬le açıklamaktadır:
“Bu olay gösteriyor ki, Hz. Muhammed (s) de isteseydi cinlere söz geçirip onları değişik işlerde kullanabilirdi. Ancak Hz. Süleyman (s)’ın duasını hatırlayınca, saygısından (teeddüben) bu iş-ten vazgeçti. Ayrıca bu durum Hz. Süleyman (s)’ın duasına da aykırı değildir, zira o bütün mülkte tasarruf edebiliyordu. Onun bu durumu, başkalarının özel tasarruflarına engel teşkil etmez.”12
Tasavvuf ehli bu tasarruf şeklini de hilafet yetkisi ile açıklamaktadır. Örneğin Abdülkerim el-Cilî şunları söyler: “Halife, halifesi olduğu varlığın bütün güç ve yetkilerini taşır. Şu halde sonsuz güç ve kudret sahibi Allah, varlıkta di¬lediği gibi tasarrufta bulunduğuna göre onun halifesi olan velinin de aynı özel¬liğe sahip olması gerekmez mi? Eğer veli, mutlak bilgiye, iradeye ve kudrete sahip değilse, nasıl tasarrufta bulunacak ve halife olabilecektir?”13 Cilî’ye göre varlıkta tasarrufta bulunamayan halife gerçek halife değildir. Yine ona göre mutlak anlamda İnsan-ı Kâmil Muhammedî Hakikat olduğu gibi mutlak hilafet de onun hakkıdır. Nebi ve velinin halife olmaları, onun sûretine sahip olmala¬rından kaynaklanır. Buna göre Muhammedî Hakikat, Allah’ın halifesi; nebi ve veliler de Muhammedî Hakikatin halifesidir.14

Tasarrufun Oluş Şekli
Verilen örneklerden de anlaşılacağı gibi, tasarruf değişik şekil ve vasıtalarla ce¬reyan etmektedir. Tasavvuf ehli bu konuda şu açıklamayı yapar:
“Tasarruf, cem’iyeti kalb (kalb konsantrasyonu), himmet, ervah-ı felekiyyenin muaveneti (ast¬ronomik dengeler ve semavî varlıkların yardımı), havass-ı umûr-i tabiiyye (tabii şartlar, kanun¬lar ve özellikler), esma-i ilahiyye (Allah’ın isimleri okunarak) ve bizzat emir ile meydana gelir.”15

Buradan şu neticeler çıkarılabilir:
1. Emir ile yapılan tasarruf ki, buna mucize denir ve sadece peygamberler eliyle meydana gelir. “Rüzgar, onun emriyle istediği yere tatlı tatlı eserdi.” (Sâd, 38/36) ayeti buna işaret etmektedir. En üstün ve kâmil tasarruf ve teshir budur.
2. Emir dışında sayılan diğer yollarla yapılan tasarruf. Bunu dört guruba ayırmak mümkündür:
a. Allah dostlarının eliyle meydana gelen kerâmet ki, bu da yine Allah’ın
izni, dilemesi ve yardımı ile olur. Mucize ile yakın benzerlik gösterir. Sa¬dece emre dayanmadığı gibi sadece nefsin egzersizle geliştirilen bazı
güçleriyle de meydana gelmez.
b. Allah düşmanlarının eliyle meydana gelen istidrac.
c. Yogi, sihirbaz, medyum vb. adlarla anılan kişiler eliyle meydana gelen,
bir kısmı göz boyama ve el çabukluğuna dayandığı için harikulade sa¬
yılmayan, bazı değişik davranış ve olaylar.
d. Bilimsel ve teknolojik gelişmeler yoluyla meydana gelen ve her kesin an-
lamayıp işin uzmanları tarafından anlaşılan icat ve hususlar. “Evet,
(Kur’an) mucizat-ı enbiyayı zikretmesiyle fen ve sanat-ı beşeriyyenin ni¬hayet hududunu çiziyor. En ileri gayatına parmak basıyor. En nihayet
hedeflerini tayin ediyor. Beşerin arkasına dest-i teşviki vurup o gayeye
sevk ediyor.”16 ifadesi, insanoğlunun kıyamete yakın bir dönemde bilim¬
sel metotlarla mucizeye yakın bir seviyede kainatta tasarruf edebileceği¬ni zımnen belirtmektedir.

Himmet ve Tasarruf
Himmet azim, enerji, istek, meyil, şevk gibi anlamlara gelir. Terim olarak, ku¬lun bir şeyi elde etmek için kalbinin bütün gücü ile Hakk’a yönelmesine; ermiş kişilerin maksadı hasıl eden, iş bitiren ve dilediklerini yerine getiren manevî gücüne himmet denir.17
Himmet kavramı erken dönemlerden itibaren tasavvuf kültüründe yerini almış ve dikkat, yoğunlaşma, ilgi, yöneliş… gibi anlamların yanı sıra manevî/kalbî bir güç olarak da görülmüştür. Nitekim yaklaşık hicri 250’de vefat eden Ebû Abdullah b. Cellâ, “Himmeti bütün varlığın üstüne çıkan kişi, varlığı var edeni bulur. Himmeti ile başka bir şeye yönelen kişiden Hakk vazgeçer. Zira kendisine ortak koşulmasından hoşlanmaz.”18 diyerek bu noktaya dikkat çekmiştir. İbrahim Kassâr (ö.316h.), “Her insanın değeri himmeti ölçüsündedir. Himmeti dünya ise bir değeri yoktur, himmeti Allah rızası ise ona değer biçil-mez”19 şeklindeki sözleriyle himmetin önemini dile getirmiştir.
Günümüzde yaygınlık kazanan uzak doğu kökenli akımların üzerinde dur¬duğu zihin/bilinç konsantrasyonu, himmetin bir noktaya veya işe yoğunlaşma¬sı şeklinde yorumlanabilir. Bu durum himmetin çok daha önceden insanlık ta¬rafından bilindiğine işaret etmektedir.
Verilen anlamların yanı sıra, daha sonraki dönemlerde himmetin anlamı üç yönde genişleme göstermiştir:
Himmet yaygın bir şekilde, yardım etme, yönlendirme, kalbi kötü duygu, düşünce ve meyillerden temizleme, manen yükseltme, kalbe feyiz verme vb. anlamlarda kullanılmıştır. Bu anlamıyla şeyhten müride himmet eli (şeyhin manevî gücü ve onda bulunan manevî enerji) uzatılır ve, gerek maddeten dar¬da kaldığı zaman, gerekse manen engellerle karşılaştığı veya yükselmesi gerek¬tiği zaman bu himmet müridin yardımına yetişir. Bazen isim de verilerek yapılan “Medet ya şeyh, medet ya gavs!” vb. çağrılar bu himmet anlayışının dile getiriliş ifadeleridir. Mürşidin himmeti olmadan bazı müridlerin yetişmesi yani kalp¬lerinin önce tasfiye sonra da feyizle dolması adeta mümkün değildir. Ancak bu himmet her mürşitte aynı seviyede olmadığı gibi, her müride de aynı derecede himmet edilemez. Zira, teşbihte hata olmasın, himmet yüksek gerilim hattı gibidir ve her mürid bunu kaldıramaz. Onun için mürid yetiştirmede en son başvurulan yöntemlerden biri olarak görülmüştür.
Müridin, teveccüh ve nazarıyla birlikte, bütün himmetini de şeyhine, verilen derse, ihvana hizmete… yönlendirmesi onun manen yükselmesinin temel şartı-dır. Bu anlamda himmet, müridin mâsivâ ile irtibatını koparıp Hakk’a yönel¬mesini sağlayan enerji ve güç olarak anlaşılır.
İbn Arabî (638/1240) ise, himmete yeni anlamlar yüklemiş ve onu, özellikle insan-i kâmilde (yetkin insan) var olan olağan üstü ilahî bir güç olarak açıklamıştır. Buna İzutsu’nun ifadesiyle “yoğunlaştırılmış ilahî enerji” demek de müm¬kündür. Burada himmet iki anlamda kullanılmıştır:
1. Geçici olarak yaratma gücü,
2. Bilgi edinme metodu ve gücü.

Geçici Olarak Yaratma
Bir arif isterse, bütün ruhanî enerjisini üzerine yoğunlaştırmak sûretiyle her
hangi bir nesneye etki edebilir; hatta halen mevcûd olmayan bir nesneyi dahi
varlığa büründürebilir. Yani bir arif her hangi bir şeyi kendi iradesine mahkum
kılabilir. Zira onda teshir kudreti bulunmaktadır.20
İbn Arabî’nin konuyla ilgili ifadeleri şöyledir:
“Her insan bu dış alemde değil de yalnız kendi hayalinde varlığı olabilen şeyi vehim ve hayal gücü ile (kendi zihninde) yaratır. Arif ise bunu himmetiyle zihninin dışında da yaratır. Fakat arifin himmeti o şey(in varlığını an c a k , b u h im me t d e v a m e t t iği sürece) korur. Yaratılmış olan şeyin korunması da ona ağır gelmez. Ama bu yarattığı şeyin korunması hususunda arifi ne zaman bir gaflet basacak olsa, o zaman bu yarattığı şey de yok olur gider.”21
İbn Arabî üzerinde yıllarca çalışan el-Afifî, onun bu konudaki görüşlerini şöyle özetlemektedir:
“Hayatının ilk yıllarında İbn Arabî himmeti, vukuunda Allah’ın şeyleri yarattığı sebep şeklinde izah eder. Yoksa himmetin kendisi yaratıcı değil. Himmeti aynı şekilde hipnotik kudret ya da kendine telkin gibi bir şey sayar. Daha sonra İbn Arabî himmeti küllileştirmiş ve onu alemdeki her hareket ve değişikliğin nedeni olan gizli bir kudret saymıştır.”22 İbn Arabî’nin şerhlerinden de yararlanarak Afifî, başka bir yerde himmetle ilgili şu açıklamayı yapmaktadır: “Sûfîlerdeki yaratma kuvvetini iki şekilde an¬lamak mümkündür:
a. Fenâ hali diye isimlendirdikleri özel bir halde sûfî, harici alemde istediği her hangi bir şeyi yaratabilir ve meydana getirebilir. Şu anlamda ki, Allah, sûfîlerin istediği bu şeyi onun vasıtasıyla yaratır. Bu durumda fiil, Hakk’ın fii¬lidir, fakat beşerî sıfatlarından fani olup, ilahî sıfatlarla baki olan ve onlar ile ta¬hakkuk eden arifin vasıtasıyla gerçekleşmektedir. Bu nazariyeye göre arifin pa¬yı, Allah katındaki yaratma kuvvetini izhar etmede vasıta olmaktan ibarettir.
Bu yorum, Eş’arîler’in kulun fiillerini yaratması görüşüne benzediği gibi,
Malebranche’ın insan fiillerinin ve diğer fiillerin meydana gelişi hakkındaki te¬orisine de benzemektedir. Bu teori çağdaş felsefede “şartlar” veya “vesilecilik” nazariyesi olarak bilinmektedir. Bunun anlamı şudur: Bütün fiiller gerçekte Al¬lah’a aittir, fakat bu fiiller belirli şartlar –insanla ilgili veya insan dışında- ger¬çekleştiğinde zuhûr eder. Bu durumda, fiili bu şartların yarattığı zannedilir, gerçekte ise onu yaratan sadece Allah’tır.
İbn Arabî’nin nazariyesinde bu özelliğin arife tahsis edilmesi ise şöyle açık-lanabilir: İnsana ait yaratma, cem’-i himmete muhtaçtır; cem’-i himmet en ulvî ve en saf hallerinde insanın ruhî kuvvetleriyle yaratmak veya değiştirmek iste¬diği şeye bütünüyle yönelmesidir. Bu da ancak “arif” veya “insan-i kâmil” için mümkün olabilir.
b. Arifin yaratmasını anlamanın ikinci yönü ise, müellifin “hazarât-ı hams”ı açıklama sadedindeki izahıdır. Burada aynı zamanda arifin yaratılmış şeyleri nasıl koruyacağı da açıklanmaktadır. Buna göre var olan her şey beş mertebe¬nin biri veya bir kaçında var olmaktadır… Bu mertebeler, bazı açılardan Plato¬nik “feyizler”e benzer ve bunlar aşağıya doğru düzenlemiştir. Şöyle ki, her hangi bir mertebeye kendi üstündeki mertebede bulunan şeyler yansıdığı gibi, kendisinde bulunan şeyler de bir altındaki mertebeye yansır. Bazen eşyanın, sadece ulvî mertebelerde varlığı bulunur, aşağı mertebelerde varlığı bulunmaz; bazen de her hangi bir şeyin bütün mertebelerde varlığı bulunabilir. “Arif him¬metiyle her hangi bir şeyi yaratır” cümlesinin anlamı, arifin daha üst bir âlemde bilfiil varlığı olan bir şeyi his aleminde izhar etmesi demektir, yoksa daha önce var olmayan bir şeyi varlığa çıkartması demek değildir. O halde arif, himmetini her hangi bir mertebede eşyanın sûretinde yoğunlaştırmakla, o şeyi, mahsus bir sûret içinde haricî varlık alanına çıkartabilir; her hangi bir şeyin sûretini her hangi bir ulvî mertebede korumakla da, süfli mertebelerde onun sûretini ko¬rumuş olur. Bunun aksi de doğrudur.23
Fusûs Şarihi Ahmet Avnî Konuk ise bu yaratma işini şöyle açıklamaktadır:
“Himmetin manası budur ki, arif huzur-i kalb ile hatırını ve kuvvasını toplayıp, vehmiyle ve fikri ile kendi nefsini, halk ve takdir edeceği şeyin icadına musallat kılar. Ve o şey dahi mahalli himmet olan kalbin haricinde gölge gibi mevcut olur. Ve bu keyfiyet-i halk, arifte kuvve-i kudsiyye ve nisbet-i ilahiyye bulunduğu içindir. Arifin gayrı olan avam, kalblerinde tahayyül ve vehm ile bir şeyi ihdas etseler bile, ruhlarında kuvve-i kudsiyye olmadığından o suver-i muhayyeleye vucûd-i hissi verip hariçte izhar etmeğe muktedir değillerdir.”24
Sadeleştirilerek metnin özeti şöyle verilebilir: İnsanlar bazı şeyleri hayal ederler, arif olan, hayal ettiği şeyi himmet gücü ile dış dünyada da görünür ha¬le getirir, himmet bu şeyin ruhu mesabesine geçer; diğer insanların ise sadece hayallerinde kalır.

Bilgi Edinme
Izutsu, İbn Arabî’nin himmete yüklediği ikinci anlamı ise şöyle açıklamaktadır.
“Pratikteki vechesi bakımından eşyanın teshir altına alınması demek olan himmet, bilgi edinmeye yönelik vechesi bakımından, varlığın esrarına nüfûz etme ama aklın hükümran olduğu bölge¬nin ötesinde kalan bir kudret olma özelliğine sahiptir. Bu bakımdan İbn Arabî’nin Fusus’unun bir pasajında varlığın gerçek hakikatinin ancak himmetle techiz edilmiş bir kul tarafından bili-nebileceğini beyan etmesinin de çok anlamlı olduğunu söyleyelim. Himmet aslî olarak, bir ari¬fin bütün ruhanî güçlerini belirli bir noktaya teksif etmesinden ve bu güçlerin yoğunlaştığı kal¬binin de belirli bir istikamete yönlendirilmesinden ibarettir.”25

İrfan ve Tasarruf İlişkisi
Genelde sûfîler, velayet makamıyla tahakkuk edip kurbiyet makamına ulaşan ariflerin, himmetlerini istedikleri şeye yöneltip tasarruf edebildiklerini ifade ederler. Ancak başta İbn Arabî olmak üzere bazıları marifetin seviyesine göre tasarrufun ters orantılı olarak değiştiğini söylerler. Bu durum hem tasarru¬fun cereyan şekli, hem Allah’la münasebet, hem de insan iradesi ve ihtiyarı ile ilgilidir. Konuyu maddeler halinde şu şekilde ele almak mümkündür:
“Bir şeyde himmetle tasarruf etmek için kuva-i zahire ve batinenin hey’et-i mecmuasını o şeye huzur-ı tam ile ve tevcih-i külli ile tevcih etmeli ve o şeyin gayrisine kalpte ittisa’ olmamalı, yani başka şeye gönül müteveccih olmamalı. İşte himmet böyle bir cem’iyetle müessir olur. Mari¬fet ise arifi bu cem’iyetten ayırır, zira himmetini sarf edeceği şeye külliyetle teveccüh edip, onu kalbine idhal etmekle, marifet-i hakkı kalbinden çıkarmak lazım gelir. Binaenaleyh marifeti ta¬mamlayan arif, tasarruftan ari ve gayet acz u za’f ile zahir olur.”26
Arifin tasarrufa kadir olamamasının diğer nedeni de şudur: Arifin acizlik ve eksikliğinin farkında olması, elindeki eşyada tasarruf etme kudretinin ona ait olmadığını ve kendisini Hakk’ın elinde bir araç olduğunu idrak etmesi, kalbin¬de bu cem’iyetin sağlanmasına engeldir. Bu gerçekleşmeyince de tasarruf edemez.27
“Muvahhid-i mustağrak o kimsedir ki, derya onda tasarruf eder ve onun derya üzerinde bir ta¬sarrufu yoktur. Yüzen kimse ile gark olan kimsenin her ikisi de deryadadırlar, fakat müstağrakı su götürür ve mahmüldür; yüzen kimse ise kendi kuvvetinin hamilidir ve kendi ihtiyarı iledir. Binaenaleyh müstağraktan sadır olan her bir hareket ve her bir fiil ve kavil o sudan hasıl olur, kendisinden değildir. Onun vücudu ortada bir bahanedir. Mesela duvardan bir sada işitirsen, bilirsin ki duvardan değildir, duvarı söyleten bir kimse vardır. İşte evliya da böyledir; ölümden önce ölmüşler ve duvar hükmüne girmişlerdir, onlarda bir kıl ucu kadar varlık kalmamıştır. Hakk’ın kudret elinde bir kalkan gibidirler ve kalkanın hareketi kendinden değildir. İşte ene’l-hakk’ın anlamı budur.”28
“Nasıl ki, insan, diğer insanların mutasarrıf olduğu şeyi terk edince onların muhabbetini kaza¬nır, aynen öyle de, Allah’ın tasarrufunda olan kendi nefsini ve kendinden zahir olan fiilleri kendi nefsine izafe etmeyip Hakk’a terk ettiği vakit, O’nun yanında da böyle olur. Yani emr-i tasarrufta Hakk’a iştirakten vazgeçtiği için Hakk Teala ona muhabbet eder. Kendi nefsini ve fi¬illerini tecelliyat-ı Hak’tan ibaret bildiği ve bu marifetle keserâtı nefyetmiş olduğu için tevhid üzerinde raşid olur.”29
Arif ubûdiyet makamında tahakkuk etmiştir, kendiliğinden tasarruf etmez., Efendisi (Allah) ne derse onu yapar. İradesini, Efendisi’nin iradesinde fani kılmıştır. Mutlak irade sahibi O’dur. Onun için arif, kendisinde hissettiği arızî ira¬deyi kullanmanın Allah karşısında cehalet ve edebe aykırı olduğunu bilerek ta¬sarrufu gerçek sahibine bırakır ve mutlak acziyet haline döner. Bu İbn Arabî’nin, “Allah sizi zayıflıktan yarattı, sonra size zayıflığın ardından kuvvet verdi, son¬ra kuvvettin ardından tekrar zayıflık ve yaşlılık verdi.” (Rum, 30/54) ayetine verdiği felsefî-sûfî yorumdur.30
Vahdet-i vücud anlayışına göre, varlık birdir. Dolayısıyla arif kimin veya neyin üzerinde tasarruf edecektir? Zira O’nun vücudundan başka varlık göre¬mez. Arifin bu marifet ve müşahedesi onu tasarruftan alıkoyar.31
Ariflerin tasarruftan el çekmelerinin başka bir sebebi daha vardır: Onlar varlıktaki her şeyin ezelde sabit olduğu hale göre zuhûr ettiğini idrak ederler. Başka bir ifadeyle onlar, olayların ezelde takdir edilip belirlendiğini ve kudret eli¬nin yazmış olduğu bir tek kelimeyi ortadan kaldırabilecek hiç bir varlığın bulunmadığını idrak ederler. O halde, neyde ve niçin tasarruf edeceklerdir?32
Yukarıda verilen bilgilerden şu sonucu çıkarmak mümkündür: Bu konuda iki makam bulunmaktadır: Birincisi bekâ yani tasarruf makamıdır. İkincisi ise fenâ yani tasarrufu terk makamıdır.

Tasarruf–Şirk İlişkisi
Tasarruf cezbedici ve nefsin hoşuna giden bir olaydır. Onun için, sadece tasar¬ruf etmek yani eşya ve olaylara s öz geçirmek ve yönlendirmek için tasarruf etme metodunu ve pratiklerini uygulamaya kalkışmanın yanlışlığına, hatta şirk olduğuna şu ifadelerle dikkat çekilmiştir:
“Havas ile iştigal ve bu vasıta ile Allah’ın yaratıkları üzerinde tasarruf, Allah dostlarının naza¬rında şirktir; zira kainatta mutasarrıf ancak Hak’tır. Onun için kulun tasarrufa kalkışması Hak’ın tasarrufuna iştirak sayılır. Bilhassa sulûk ehli için böyle bir gaye ile Allah’ın isimlerine devam etmek onu yolda bırakır.”33
Mutasavvıf olmamakla birlikte tasavvufî konularda geniş bilgiler veren İbn
Haldun da bu konuya değinmekte, tasarrufun bir yönüyle sihre benzediğine
dikkat çekmekte, ancak onu şu ifadelerle ayırmaktadır:
“Alemde tasarruf etme ve gaybı bilme nevinden olmak üzere mutasavvıflar için hasıl olan hu¬suslar, bizzat değil bilarazdır (Allah tarafından, onlar istemeden, dolaylı olarak verilir). Bu durum işin başında kastedilmiş değildir. Çünkü bu husus kastedilmiş olarak ona yönelmek, Al¬lah’tan başkasına yönelmek olur. Bu ise eşyada tasarruf etmeyi ve gaybı bilmeyi gaye etmekten başka bir şey değildir. Bu da şirk olur. Sûfîlerden biri, “İrfan sahibi olmak için irfanı tercih eden ikinci bir ilaha kail olmuş olur” demiştir. Onun için sûfîler teveccühleriyle Mabudu kaste¬derler, O’ndan başka hiç bir şeyi gaye edinmezler. Bu esnada onlara bir şey hasıl olsa, bizzat değil bilaraz hasıl olur. Onların çoğu da önlerine böyle bir şey çıksa ondan kaçar ve değer vermez.”34
Ancak, gaye yapılmadan tasarruf etmenin mubah olduğu ve seçkin bazı mutasavvıflar tarafından da başvurulduğu bilinen bir gerçektir. Onun için de tasarrufta dikkat edilmesi gereken bazı hususları kayıt altına alan âlimler şu noktalara dikkat çekmişlerdir:
1. Amaç ve araç mubah olmalıdır.
2. Dıştan ve içten bu tasarruf dolayısıyla kibir ve kendini beğenme hali oluş-mamalıdır. Tedbir olarak bu sırada sürekli dua etmelidir.
3. Tasarrufla gereğinden fazla uğraşmamalıdır. Zira böyle halleri olan kişi teh¬likededir. Fitnelerin en büyüğü ise avam halkın bunu kemâlât zannetmeleridir. Bu durum ancak zaruret olursa başvurulabilir. Onun için bazı büyük¬ler, “eğer hiç bir zikir müride etki etmezse o zaman şeyhi teveccüh yapsın” demişlerdir35

Ölümden Sonra Tasarruf
Genel olarak tasavvuf ehli ruhun bedenden ayrıldıktan sonra daha serbest ve etkin bir şekilde hareket imkânına kavuştuğunu düşünür ve bu anlayışın bir neticesi olarak bazı kişilerin ölümlerinden sonra36 da tasarruf edebileceklerini söylerler. Şu dörtlük bu anlayışı özetlemektedir:

İki alemde tasarruf ehlidir ruh-i veli,
Deme ki bu mürdedir bunda nice derman ola,
Ruh şemşir-i Huda’d ır, ten gı laf olmuş ona,
Dahi a’la kar ider bir tiğ kim uryan ola.
(Lâedri)

Şu ayırıma da dikkat çekilmiştir: Peygamber ve veli kulların tasarrufu, bir nevi vehbî olduğundan, ölümden sonra da devam edebilir. Ancak bir nevi kes-bî olan diğer tasarruf şekilleri ölümden sonra devam edemez37 Kelam ağırlıklı eserler kaleme almasına rağmen Bediüzzaman Said Nursî (ö.1960) de ölümden sonra velilerin tasarruf edebileceğine şu örneği vererek katılmaktadır:

“Hazret-i Mevlâna Hindistan’dan Tarîk-ı Nakşî’yi getirdiği vakit, Bağdad dairesi Şah-ı Geylanî’nin ba’de-l memat hayatta olduğu gibi, taht-ı tasarrufunda idi. Hazret-i Mevlâna’nın (Halid-i Bağdadî) manen tasarrufu -bidayeten- cây-i kabul göremedi. Şah-ı Nakşibend ile İmam-ı Rabbanî’nin ruhaniyetleri Bağdad’a gelip Şah-ı Geylanî’nin ziyaretine giderek rica et¬mişler ki; ʺMevlâna Hâlid senin evlâdındır, kabul et!ʺ Şah-ı Geylanî, onlar ın iltimaslarını kabul ederek Mevlâna Hâlid’i kabul etmiş. Ondan sonra Mevlâna Hâlid birden parlamış. Bu vakıa; ehl-i keşifçe vaki’ ve meşhud olmuştur. O hâdise-i ruhaniyeyi, o zaman ehl-i velayetin bir kısmı müşahede etmiş, bazı da rü’ya ile görmüşler.”38

Ölümlerinden sonra tasarruf sahibi olan kişilere şu isimler örnek verilmek¬tedir: Akilu’l-Münbeci (ö.?), Ebu’l-Hasan Harakanî (ö.425/1034), Abdulkadir-i Geylanî (ö.562/1166), Şeyhu’l-Harranî (ö.581/1185) ve İmam-ı Rabbanî (ö.1034/1624).

————————————–
DİPNOTLAR

* Prof. Dr. , Yüzüncü Yıl Üniv. İlahiyat Fakültesi.

1 İnsanın Allah’ın halifesi olduğu ile ilgili bir çok ayet vardır. Misal olarak şu ayetlere bakılabi-lir: Bakara, 2/30; En’am, 6/165; Neml, 27/62; Yunus, 10/14.
2 Geniş bilgi için bk. İbn Haldun, Mukaddime, haz.: S. Uludağ, İstanbul 1988, c. I, ss. 358-360, 392-399; Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, İstanbul, ts., c. VIII, s. 5403.
3 Cevheri, es-Sıhah, c. V, s. 2019.
4 Asım Efendi, Kamus Tercümesi, yy, ts., c. III, s. 548.
5 Bk. Sadettin Taftazânî, Şerhu’l-Akâid, s. 61.
6 Şu kaynaklara bakılabilir: S. Uludağ, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, s. 365; Münavî, Feyzu’l-kadir, c. IV, s. 280; Abdurrahman es-Sülemi, Ariflerin Yolu, çev.: Süleyman Ateş, Ankara 1981, s. 11; Sühreverdi, Avarifu’l-Maarif, çev.: İ. Gündüz, H. K. Yılmaz, İstanbul 1990, s. 158; E. Cebecioğlu, Tasavvuf Terimler ve Deyimleri Sözlüğü, s. 717; E. A. et-Tahanevî, Hadislerle Tasav¬vuf, haz.: Z. Davudî, A.Yıldırım, İstanbul 1995, s. 239. Müridin nazar ve teveccühü için de şu kaynaklara bakılabilir: Esat Sahib, Nûru’l-hidaye ve’l-irfan fi sırrı’r-rabıta ve’t-teveccüh ve hatm-i Hacegân, Kahire 1311h.; A.Z. Gümüşhanevî, Camiu’l-Usûl, Mısır 1319h.; İrfan Gündüz, Gümüşhanevî Ahmed Ziyauddin ve Halidiye Tarikatı, İstanbul 1994.
7 Buharî, Rikak, 38.
8 B. S. Nursî, Şualar, s. 218; a.mlf, Tarihçe-i Hayat, s. 309; a.mlf, Asa-yı Musa, s. 36.
9 Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, İstanbul, ts., c. VI, s. 4312.
10 Cinler Hz. Süleyman (s)’a ister istemez itaat ediyorlardı. Demek ki, onları itaate kodlayacak bir şifre vardı. Nebide bu bir mucize idi… Bizde maharet ve ledünniyata açılma olabilir. O şifre elde edildiğinde, cinler muti birer nefer haline gelebilirler. İhtimal, geleceğin insanını en çok uğraştıracak konulardan biri, bu şifreyi elde etme olacaktır. Belki de yıldız savaşları asıl o zaman başlayacaktır.
11 Buharî, Salât, 75, Enbiya, 40; Müslim, Mesacid, 39; Müsned, II, 298.
12 İbn Arabî, Fususu’l-Hikem, (A. A. Konuk şerhiyle birlikte), c. III, s. 219. Ayrıca bk. E. Afifî, Fusûsu’l-Hikem Okumaları İçin Anahtar, İstanbul 2000, s. 340.
13 Geniş bilgi ve kaynaklar için bk. A. Kartal, Abdülkerim Cilî, Hayatı, Eserleri, Tasavvuf Felsefesi, İstanbul 2003, ss. 260-262.
14 Aynı eser, s. 261.
15 İbn Arabî, Fususu’l-Hikem, (A. A. Konuk şerhiyle birlikte), c. III, ss. 246-247; İbn Haldun, Mu¬kaddime, haz.: S. Uludağ, c. I, s. 392; c. II, s. 1199; Afifî, Fusûsu’l-Hikem Okumaları İçin Anahtar, s. 340.
16 B. S. Nursî, Sözler, s. 254.
17 S. Uludağ, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, s. 227; E. Cebecioğlu, Tasavvuf Terimler ve Deyimleri Söz¬lüğü, s. 363.
18 Abdurrahman es-Sülemî, Tabakatu’s-Sûfiyye, s. 179.
19 Sülemî, age, 319. Ayrıca bk. H. el-Muhasibî, er-Riaye li Hukukillah: Kalb Hayatı, çev.: A. Yüce, İzmir 2000, s. 64.
20 T. İzutsu, İbn Arabî’nin Fusus’undaki Anahtar Kavramlar, çev.: Ahmet Yüksel Özemre, İstanbul 1998, s. 385.
21 İzutsu, age, s. 385. Ayrıca bk. İbn Arabî, Fususu’l-Hikem, (A. A. Konuk şerhiyle birlikte), c. II, s. 121.
22 İbn Arabî, Mevakiu’n-nucûm, s. 85’ten naklen Afifi, Muhyiddin İbn Arabi’de Tasavvuf Felsefesi, çev.: M. Dağ, İstanbul 1998, s. 246.
23 Afifî, Fusûsu’l-Hikem Okumaları İçin Anahtar, ss. 167-168, 264-268.
24 İbn Arabî, Fususu’l-Hikem, (A. A. Konuk şerhiyle birlikte), c. II, s. 122.
25 İzutsu, Anahtar Kavramlar, s. 391.
26 İbn Arabî, Fususu’l-Hikem, (A..A. Konuk şerhiyle birlikte), c. III, s. 63.
27 Afifî, Fusûsu’l-Hikem Okumaları İçin Anahtar, s. 264.
28 Mevlana , Fihi Ma Fih, çev.: A.A. Konuk, haz.: S. Eraydın, İstanbul 1994, s. 69.
29 İbn Arabî, Tedbirât-ı İlahiyye, çev. ve şerh.: A. A. Konuk, haz.: M. Tahralı, İstanbul 1992, s. 189; İbn Haldun, Mukaddime, haz.: S. Uludağ, c. II, s. 1117.
30 İbn Arabî, Fususu’l-Hikem, (A. A. Konuk şerhiyle birlikte), c. III, s. 59; Afifî, Fusûsu’l-Hikem Okumaları İçin Anahtar, s. 264.
31 Bk. İbn Arabî, aynı yer; Afifî, aynı yer.
32 Bk. Afifî, age, s. 264.
33 Mevlana , Fihi Ma Fih, s. 244.
34 İbn Haldun, Mukaddime, c. I, s. 392; c. II, s. 1199.
35 Tahanevî, Hadislerle Tasavvuf, s. 175.
36 Bk. Şa’ranî, Tabakat, Kahire 1954, c. I, s. 153.
37 Bk. H. K. Yılmaz, Soru ve Cevaplar, (el-Luma’ tercümesinin sonuna eklenen bölüm), İstanbul 1996, s. 529.
38 B. S. Nursî, Barla Lahikası, s. 165.

***

Tasavvuf: İlmî ve Akademik Araştırma Dergisi, yıl: 6 [2005], sayı: 15, ss. 37-49.