Prof. Dr. Cihan OKUYUCU / HAZÎNÎ: CEVÂHİRU’L-EBRÂR   MİN EMVÂC-I BİHÂR

HAZÎNÎ: CEVÂHİRU’L-EBRÂR   MİN EMVÂC-I BİHÂR

(Yesevî Menâkıbnamesi)

Prof. Dr. Cihan OKUYUCU

 

KAYNAK: ERCİYES ÜNİVERSİTESİ  GEVHER NESİBE TIP TARİHİ ENSTİTÜSÜ, YAYIN NO: 20, Kayseri / 1995

(s. 184’den itibaren yer alan Farsca metnin tercümesidir.)

(112a)

l-Secde edilmeye layık olan Allah’tır. Secde O büyük yaratıcıya, o her şeyi yaratana mahsustur.

2-Ahir zaman padişahı ,dünya sultanı Abdullah’ın oğlu Ahmed ki o,

3-Nebilerin padişahı ve yaratılmışların en hayırlısıdır. Hayırda da şerde de halkın baş sığınağıdır.

4-Halil’in sofrasındaki meclisin bezeğidir. Celal sahibi Allah’ın fermanıyla cihadda da kavidir.

5-Feleklerin varlık sebebi O’dur. O Arap şahı Acem ordusunun saflarını yarmıştır.

6-(Hz.) Muhammed’in soyu sopu ve ashabı hep seçkindirler; O’nun dört dostu da cihan padişahıdırlar.

7-Onların her birisi kutubdur ve o padişahın yardımcısıdır; onlar nebi ve velilerin makbu lüdürler.

8-Her biri şeriatin iş bilen, iş görenleri; tarikatin gerçek bilgiye ulaşmışlarıdır.

9-Özellikle mağara dostu olan büyük Sıddık ki o, Peygamberin şerefli ailesinin ve ashabının en faziletlisidir.

10-Allah’ın velileri onun emrindedir; irfan sahipleri onun hayranları ve şaşkınlarıdır.

11-Dünyanın makamı da ayı da onun rütbesine meyleder. Onun temiz kalbi Allah’ın nurlarının tecelli yeridir.

12-O veli Ferideddin Attar’dan bu faydalı ve parlak medhi duy,

13-Kılı kırk yaran (Attar ki) araştırma neticesi övgü denizinin temiz incisini delmiştir.

14-O (Attar) bu bahçenin kuşunun avcısı idi. Mantıku’ttayr’ında şu sözü hoş söyledi ve,

15-O Hakk’ın gizli sırlarının keşfedicisi(Attar) bu dersinde Sıddık’ın destanını okudu

(112b)

16-Hak yüce dergahından Mustafa’nın şerefli göğsüne her ne akıtmışsa.

17-Onların hepsini Sıddık’ın göğsüne de akıttı. Şüphesiz bu onun layık olduğunu bilmenin neticesiydi.

18-O peygamberin eski dostunun yaratılışı ve rütbesi ne yücedir ki akıl onu övme denizinde gark olmuştur.

19-O,Peygamberin bütün arkadaşlarının yol şeyhi, kılavuzudur. O büyük Sıddık, Peygamber ailesinin, dininin koruyucusudur.

20-O, Nebi ailesinin ve ashabının önde gidenidir. Hepsi o imama uymuşlardır.

21-O, Ebrar(temizler )’ın önderi ledün ilminin piri; hayırlıların en büyüğü, söz üstadıdır.

22-Peygamberin bütün sırları ondadır, O güneş yüzlünün nurlarına o mazhar olmuştur.

23-Bu sebeple (Hz.) Muhammed ona kendi yerini verdi; davasında onu dost edindi.

24-Onun yüzünde Vedud( Allahın)’un sırlarını gördüğü içindir ki yüz ihsan ve bağışla ona damat oldu.

25-Nebinin irşadından sonra o temiz er, fakr ve fena yolunda halkın imamı oldu.

26-O da din Selman’ına kendi irşadını verdi. Bundan dolayı halk onu (Selman’ın) üstadı olarak anar.

27-(O da)Ebu’l-kasım’ı kendi yerine dikdi; bu tarikatı o torun hoş bir şekilde yürüttü.

28-Ondan Cafer-i Sadık irşad gördü. Bayezid de Bestam diyarından zuhur etti.

29-Arifler kutbu Hazret-i Tayfur ki kutbların kutbu ona aferin demektedir.

30-Tarikatte halkın delili ve burhanı; o, halkı hırkasının altına alıp Hakk’a doğru götürdü. (113a)

31-Bu’l-hasen Harkan köyünden yetişti, Buhara’ya gelip O’nun dergahında huzura erdi.

32-Derdine O hazretten deva buldu ve fakr u fena yolunda önder oldu.

33-Şeyh Ebu’l-Kasım Hasen sayesinde asrının seçkini oldu ve Bayezid bu yolu sona eriştirdi.

34-Gürrekani(Gürgani) güvenilir bir yol eriydi; Bu’l-ala Farmed’e yol gösterdi.

35-Bu’l-ala Şeyh Yusuf a tesir etti; (böylece) Ebu’l-Yakup basiret sahibi bir pir oldu.

36-Büyük şeyh, din kutubu Ebu Yusuf ki O yakin’e ulaşmış mürşitlerin önderidir.

37-Fakr çarşısı ve fena pazarı o rehber sayesinde serpilip gelişti.

38-0, sırlarla dolu aşk pazarının süsü, adeta aşk tüccarlarının padişahı idi.

39-Derd ve gam kumaşının taciri olan o benzersiz Ebu Yakub devrinin Yusuf’uydu.

40-Dalgalı bir mana deniziydi ve sahile çok Aden incisi döktü.

41- (İnsanlar) onun içinde çok hazineler buldular. Lakin o derviş (eğitme) yolunda çok sıkıntı çekti.

42- O iş bilme denizlerinin baş kaynağı idi. İş bilenler onun kapısından öğreneceklerini öğrendiler.

43-Ondan çok gönül erbabı zuhur etti. Şeyhler onun zuhuru sayesinde huzur içindedirler.

44-Dünyada halifelerinden dört önder bıraktı ki her biri tavırca Şeyh Pehlivan (yahut, pehlivan şeyh) dırlar,

45-Fena iklimlerinin nam sahipleri, uyma yolunun iş bilicileri, (113b)

46-Şeyh Abdullah Berki ve Hasen; o Hasen ki ondan (Berki’den) dolayı çemende idi.

47-Türklerin piri , cihanın kutbu Ahmed ve o Allah’ın kulu Gücdüvanlı Halik,

48- (Bunların) her biri fakr u fena yolunun kükreyen aslanları ,kutbu ve yol göstericileridirler.

49-Türklerin piri ve dünyanın kutuplarının kutbu Hoca Ahmed, o büyük veliden,

50-Allah’ın Zat isminin denizinde gark oldu; O Zat ismi ki zatların eğiticisi oldu.

51-Arş da ferş de O’nun Zat’ını anma sesiyle dolu. Allah’ın velileri de fakr u fenadadır(?)

( İki mısra arasında mana irtibatı zayıf !)

52-Çok padişahlar onun kapısında kuldur. Herkes onun uyanık canına muhtaçtır.

53-Yesi, Maveraünnehir ve Yemen’de kadın erkek herkes onun itaatindedir.

54-Her müridin nefs ü hevasının başına ilahi zikir olan Erre zikrini o çekti.

55-Hızır Peygamber Vedud (Allah)’un ilhamıyla ona erre zikrini telkin etti.

56-Erre çeken o devrin Ebu Yahya’sı ki onun yanında cihanın güneşleri zerre gibidir.

57-Erre zikri her aynanın cilasıdır; onun cemali her aynaya ayna olmuştur.

58-Sevgisinin şekilleri kalblerde ayna gibidir; gaybı bilen Allah onun cilasını gösterdi.

59-Ayın ve güneşin rasat aleti olduğu gibi erre zikri gencin de yaşlının da nur bağışlayıcısıdır.

60-0 erre zikrinde sadık bir şeyhtjr. Diğer zikir usulü olan gizli zikir sahibi ise Abdülhalıktir.

(114a)

61-Bunlardan biri Allah diyerek başını yükseltti. Öbüründen ise Nakşibendi tarikatı

zuhur etmiştir.

62-Gücdüvanlı Hoca Abdülhalik gizli zikir yolunda ariflerin kutbudur.

63-0,söz denizinin Abdülhalîk’ı ki Hızırdan ders görmüştür ve ledün ilminin fakihidir.

65-Çok mahirler ondan irşad gördü; yol gören arifler onun işinde koştu.

66-Hilesiz arif Şeyh Rivger ki o kutupdan çok memleket bakış sahibi oldu.

67-0 aziz Rivger sayesinde Hoca Mahmud İncir-i Fağnevi kuvvetli bir er oldu.

68-Hoca İncir Fağnevi bal huyluydu,bu yüzden alem çarşısı onun bahsiyle doldu.

69-Onun sayesinde Aziz Ramtin bütün cihanın cananı, canı ve önderi oldu.

70-Ramtin ki gönül erbabının menzillerinin sahibiydi. Canı durmayan menzil sahipleri (onun karşısısında) kendi makamlarından dolayı utanmada.

71-Ramtin’in ne mübarek suyu, toprağı var ki onun adını anmak her meclisin canını besler.

72-Aziz Ramtin dünyadan geçince onun yerine Baba Muhammed iş bilen oldu.

185

73- Semmasi’den Hazret-i Baba Ferd çıktı; o ki baştan ayağa kadar yanış ve derd idi.

74-0 meydan eri,yol beceriklisi; o arif önder,şefkatli şeyh,

75-Baba ki büyüklere zuhurundan önce Bahaüddin’in haberini verdi. (114b)

76-Dedi ki “Hoca’nın varlığıyla Kasr-ı Hinduvan arifler kasrı olacak.”

77-Şanslı Suhar’da onun batınından Mir Külal nasiplendi.

78-O makbul ve ateşli Seyyid galip bir şeyhti ve Peygamber evladıydı.

79-Tarikatın iş bilen ve iş göreniydi. Seyyidler seyyidiydi ve pehlivan bir şeyhti.

80-Ona bağlanma sebebiyle her tarafta bir çok büyük izzet ve şeref sahibi oldu.

81-Gizli zikir de,  açık zikir de ondan dolayı birbirinden çekici.  O gülü şekere karıştırmayı bilen bir tabib gibiydi.

82-Gizli zikir şeker,açık zikir ise hoş kokulu gül; ikisi birlikte karışınca gül şekeri oldu.

83-Toplumu bir araya getirmiş olan Mir Külal, merhaba. Merhaba ey açık zikrin çerağı, gizli zikrin mumu.

84-O,tarikatin iş bilenidir,sadıktır. Alim, seyyid ve iş bilen tabibtir.

85-Çok hastalar ondan şifa buldu. Özellikle o fakr ve fena mazharı,

86-Büyük Bahauddin Nakşibend “nefesine dikkat” ve “toplumda Allahla olma” sahibi oldu.

87-Tarikat Hızrının ledün ilminin mazharı, uyanıkların sırlarının bilicisi,

88-Mekke ve Medine’nin sevgisi gönlünde, temiz Buhara ili ise menzili,

89-Mevlevi Yakup ondan isteğine ulaştı. Onun mezarı ise sevinçli Hisar’dadır.

90-Alaaddin Attar da memleketinden gelip Hisar’da karar kıldı.

(115a)

91-Hoş yaratılışlı önderlerin varlığıyla sevinçli Hisar beldelerin hayırlısı oldu.

92-O,yolun nazlılarının cilve yaptığı reyhan ve gülle dolu acayip bir şehirdir.

93-Feyiz dolu, evliya makamı şehir ki, izzet ve şeref sahipleri sevinçle “merhaba” derler.

94-Hace Ahrar Hisar ilinde Yakup Çerhi’den işin sırrını öğrendi.

95-Nakşi tarikatı kusursuz bir ay olan Ubeydullah’la gelişip serpildi.

96-Ona nisbeti dolayısıyla gizli zikrin kıymeti arttı. Onun nakşı Nakşibend yolu oldu.

97-Molla Mehmed onun sayesinde yol bilici ve gerçek bilgi sahiplerinin hükümlerini inceleyen kadı oldu.

98-Ondan da Kasani irşad gördü.(O) hiç kimseyi Kasani’ye denk tutmadı.

99-Hacegi, Kasani’nin sarhoşuydu. Ondan çok arifler irşad gördü.

100-Yüksek soylu Hace Cuybari de Hacegi yoluyla isteğine erişti.

101-Nakşibendilik onunla sona erdi. Uyana da uyulana da merhaba!

102-Ey akıl,o güzel erden güzellik kazan da sonra “içinde bulunduğumuz” defterine geri gel.

103-Dizgini o yol önderi tarafına çevir; nazmın hızlı atını her yöne sürüp durma.

104-Has dalgıçlardan inci saçıcı ol; avâma da seçkinlere de bu sadâyı ulaştır.

105-Kendi şiir meclisini sultanlara bezl et; ta ki ondan dervişler feyz alsınlar.

(115b)

106-Hz.Sultan’ın tarikatinden bahset; öyle ki arayıp soranlara bir yol olsun.

107-(Bu tarikat) her tarikatin en kestirmesi ve kolayı; titiz yol erlerinin geniş caddesi.

108-Nam sahibi, din sultanı Hz. Ahmed ki,  Ebu Yusuf’un aşığı idi.

109-Berki ve Andaki’den sonra o takva eri (Ahmed) Yusuf un yerini aldı.

186

110-Hz.Sultan seccadeye geçti ve derdlilerin işi onunla ondu.

11l- O (Hz Peygamberin) hırka ve hurmasını buldu; fakr güneşi onunla parladı.

112-Postun altında gizli bir padişahtı. .Gizliden halkı Hak yoluna çağırdı.

113-O aziz bir gün kederliydi; onun çevresindeki dervişler de kalben daralmıştı.

114-Hızır geldi ve “Ey din serveri” dedi; “Bu kasavet ne zamana kadar sürecek?”

115-Dedi ki; “Dervişlerin kalbi darlıkta , ben de bu sebeple gama battım, ey şefkatli!

116-Onların kalb darlıkları ne zaman geçerse, benim gönlümden de bu gam çıkar.

117-Bunu geçirmekte çaresiz kaldım, ey elçi! Sen bunu bizden geçir.”

118-O ulu Hızır bu hali işitince dedi ki: “Sen de harfsiz olarak benim gibi söyle.

119-Gönül cilası olan bu özel zikir kalbi vesveseden kurtarır.

120-Bu zikir niteliksiz zikirdir ve Allah derdine devadır , bu zikir Allah’ın vaslına layıktır. (116a)

121-O pak Hızır erre zikrini öğretti ; böylece o dertliden gam kalktı.

122-Zikredenler bu zikirle coşup taştılar, karınca iken ejder oldular.

123-Erre zikrinin feyzine bağlanınca, gönül sayfaları gamdan kurtuldu.

124-Böylece erre zikri ondan gelen vird oldu ve çok veli bu zikre şakird olmuştur.

125-Ne hoş bir Hızır telkini ve öğretisi! Bu, Hızır’ın tayin ettiği Hak zikrinin ta kendisidir.

126-Gönül aynasının cilası bu bizim zikrimizdir; erre zikri Kibriya (ilahi) denizinin dalgasıdır.

127-O, ruh çölündeki sevgilidir; ruh bu zikirle manevi fethlere mazhar olur,

128-“Ah” de, “Allah” de “Hay” ve “Hu” de; onun yadı ile gözyaşı dökerek feryad et.

129-Vay o göz yaşı döken , o dertli olgun. o ciğeri yanık ne güzel dedi,

130-Kime her iki alemde de feryad ve gam lazımsa feryadım ancak ona hoş gelir.

131-Helva satan çocuk ağlamadıkça Allah’ın bağış denizi nasıl dalgalanıp coşsun?

(Hazini, Şeyh Sadi’nin Gülistan’ındaki bir hikayeye telmihte bulunuyor.)

132-Çocuk ağlamayınca( memede) süt nasıl kıpırdar; bulut ağlamayınca çemen nasıl güler?

133-Erre zikri inleme, feryat ve ahtır. O gâh Hay ve Hu, gâh Allah, gâh da Ah’tır.

134-Gönül göğü zikrin şimşeği ile kıvrım kıvrım olunca, zikre gark olan zikrettiğini (Allah’ı) bulur.

135-Erre zikri öncesizlik denizinin coşmasıdır; ondan dolayı daima avuca kavuşma incisi gelir.

(116b)

136- Erre (bıçkı) zikrinin özellikleri anlatmakla bitmez. Onun başı ve sonu fakr ve fenâ makamıdır.

137- Ey Hazînî, istikamet sahibi bir adam olmak istiyorsan “içinde bulunduğumuz” buyurulan yere yüzünü çevir.

138- Dünya kutuplarının kutbu, Türklerin (mana) sultanı. Yesili ulu şeyh Hoca Ahmed.

139- Ki onun kapısında nice bin evliya fakr makamını elde ettiler ve yokluk yolunu tamamladılar.

140- Hak erleri onun dergahında hizmet kemerini kuşandı, kutbların kutbu O’nun ayağına baş koydu.

141- Hak yolunda yola girmişlerin başı, ayağının toprağı meliklerin tacının incisi.

142- O Hazret’in naipleri de ulu kişilerdir; evliya arasında her biri zamanın kutbudur.

143- Onların arasında bu fakirin atası olan MansurAta; Allah’tan korkanların reisi,cesur şeyh,

144- O ahlak kutbu, Hoca Ahmed Yesevi’nin yerine oturdu ve nice ay ve yıllar onun halifesi oldu.

187

145- O öyle bir Mansurdu ki darağacına ihtiyacı yoktu. Hem “Ene’1-Hak” demekle kimsenin eline ne geçer ki?..

146- Fakr mücadelesinin baş çekmişi idi. Zamanında fakr ile şöhret kazanmıştı.

147- Hak yolu mürşitlerinin mürşidi, küçük olsun büyük olsun bütün Hak sırlarının vakıfı (olan),

148- O dünyanın sultanı (müritlerini) olgunlaştırdıktan sonra her birini birçok şehre mürşid olarak (yolladı).

149- Maveraünnehr, Horasan ve Irak; bunların hepsi onun kutup olduğunda müttefik.

150- Arkadaşlarının sonuncusu Dânâ Hakim ki ondan Zengi Ata arınmış bir gönül kazandı.

151- Bu işini bilen Hakim’den, Zengi Ata ölümsüzlük şehrinin parmakla gösterileni oldu.

152- O gösterişsizlik memleketinin emiri olan Zengi bilinmezlik aleminin hakimi ve gönle hoş geleni oldu.

153- “Devamlı Hace Ahrar” dersen bu her sabah ve akşam onun can kulağına erişir.

154- Zengi Ata’nın mezarının toprağından bile “Allah” çığlığı  göğe yükselir.

155- O, henüz eşya bilinmezlik makamında olduğunda da diriydi; pak yakalı hırka giyenin mürşidi idi.

156 Rahman olan Allah’ın feyzi, semanın en yüksek tabakasından insin ve zaten arşın nurundan olan toprağına tecelli etsin.

157- Sadr Ata o pirden dolayı gerçek bir kutb oldu.* Cemaleddin Şaşî de onun (Sadr Ata) sayesinde önder oldu.

158- (O) güzel, layık bir mürşiddi. Yüz delille belli olduğu üzre tasarrufu da pek ince bir ta sarruflu.

159- Feyz bağışlayan Harzem diyarında temiz mâna şarabıyla meclise şevk verdi.

160-Baba Rüşd, Cemal ile olgunluğa ulaştı. (yahut; Baba, Cemal ile olgunluk ve hidayete ulaştı.) Qndan da oğlu Hasan kemal sahibi oldu.

161- Hasan da o saygıdeğer babası sayesinde Mevla yolunda yolun sonuna kadar erişince,

162-Ondan Ali Hace, ondan düz Hace Ali’nin her biri bu silsilede birer olgun şeyh oldu.

163-Pehlivan’ın şeyhi (yahut pehlivan şeyh) Hazret-i Mevdûd bu iki arif şeyh sayesinde işinde üstad oldu.

164- O cömert şeyh Mevdûd arzusuna ulaştı ve irşad döşeğine ayak bastı.

165- Aliâbâd (şehrinde) sancak açtı ve Semerkand semtinde davulu o çaldı.

(117 b)

166- Buhara, Semerkand ve Hisar’dan fazıl ve kamiller onun mezarından ayrılmaz.

167- Tarikat yolunda benzeri yoktu. Onun içi yanışla, derdle doluydu.

168- Hülasa o, güzel gidişli bir mürşitti. Herkesi, onun gayreti gayrete getirirdi.

169- Şerefli oğul Şeyh Hadim velilerden sonra tam bir olgunluğa erişti.

170- Mevdud Şeyhin kapısında rahat buldu; isimsizdi orada isim buldu.

171- Şeyh Hadim onun vekillerinin en ileri olanıydı ve onun müritlerinin başına halife olarak geçti.

172- O’nun kapısında iş gören ve iş öğrenenler onun dergahın kapısında görünmesini gözlerlerdi.

173- O öyle bir oğul idi ki memleketin ileri gelenleri ve meliklerin herbiri onun kapısında tarikatte önderler oldular.

174- Sultan Ebu Said de onun bağlısıydı: onun memleketinin padişahları da.

175- Yüksek kerametli şeyhler ona mürid olmakla akıllılık ettiler.

* Mısrada vezin fazla

188

176- Her aziz gerçi müridlerine bu kadar ay ve yıl sonra bir olgunluk veriyorlar.

177- (Ama) Şeyh Hadim çok alâka göstermek suretiyle müritleri hidayet yolunda Allah’ın zat ismiyle olgunluğa eriştirdi.

178- Makbul dervişi bir tek nazarla bağış sahibi Allah’a ulaştırdı.

179 Maverâünnehr ondan dolayı inci dolu. O, Celal sahibi Allah’ın bağış denizinin dalgıcı idi.

180-Kutupların kutbu herkesin sevgilisi olan Şeyh Hadim herkesin canının rahatı (idi).

(118 a)

181- Hoca Ahrar onu dost edindi ve gece gündüz onunla olmak isterdi.

182- Onun her evladı kutb özellikli; oğul ve torunları da hep olgun idi.

183- Müridlerinden liyakatli nicesi kavuşma dergâhının makbul ve mürşidi (oldu).

184- Onların arasında Cemaleddin’e nazar olundu ve o nazar olunan Kaşgar’ın pîri oldu,

185- Kaşgar onun varlığıyla beldelerin hayırlısıdır. Kaşgar o mayası temizden dolayı şöhret buldu.

186- (Gerçi) o şeyh Buhara’da mürşid eliyle kemale erdi (ama) Horasan’da yerleşti.

187- Onun nurlu mezarı Herat’tadır. Herat’ta onun mezarına bir deng daha yoktur.

188- Buhara’dan Herat tarafına geldiğinde Süleyman’a şeyhlik beratı verdi.

189- Kamil, şeyh ve herkesin makbulü idi; dinin, temel esaslarında da teferrruatında da fazilet sahibiydi.

190- Onun irşadı, önce Ubeyd’den oldu. Nakşibendiyye’ye geçip, onun kaydı altına girdi.

191- İkinci irşadı Kaşgar pîrindendi ve Süleyman, Cemaleddin sayesinde  din rehberi oldu.

192- Sevgili ve saygıdeğer Molla Hudaydâd, Gadîrede(?) irşad görmüştü.

193- Onun dünyada 72 halifesi oldu. Şimdi alemde öyle bir şeyh var mı?

194- Özellikle Molla Veli Kuhzeri ki, Hak yolunda kılavuz olarak ondan Kasım Şeyh kaldı.

195- Şeyh Kasım devrinin az bulunur bir eriydi. Sanki kapısı bir toplantı yeriydi.

(118b)

196- Çevresinde Hak erlerinin, zikr eden ve hazır bulunanların sayısı daima binden fazla olurdu.

197- Hudaydâd’dan, o saygıdeğer, derviş, Hak yolunu görücü Şeyh Metin geldi.

198- Ondan sonra dervişler, arasında manevî mürşid, kuvvetli şeyh, saygıdeğer Molla Emin’di.

199- Bu kölenin mürşidi de o benzersiz kişidir ve Seyyid Mansur gibi o da (beni) irşad etti.

200- Bizim tarikatımız o faziletli sayesinde kabul gördü. O, tarikat ehlinin başının tacı idi.

201- O kuvvetli ve saygıdeğer Hudaydâd, “taksir” diyerek Gaznevi’ye geldi.

202- Sen Süleyman’a “taksir” diyerek gelmiştin, o bazan yüz veriyor bazan da yüz çeviriyordu.

203-Fazilet sahibi ve işinin eri olanların hepsi Gaznevi’nin kapısında “taksîr” diyici idi.

204- Kapısındaki kutba benzer sadık aşıkların her birinin gönül testisi ap-arı suyla dolu gibiydi.

205- Onun 14 olgun halifesi (vardı ki) her biri kavuşma dergahının sultanı (idi).

206-“Benim yanımda şarap var” meyhanesinin sakisi,yaşlı ve gencin meclisinin süsleyicisi,

207- Onların temel direği aşk sarhoşu Seyyid Mansur ki o, yüksek makamdan da alçak tavırdan da uzaktı.

208- O güzel yaşantılı kapının yeni doğan nuru, erler kutbu Seyyid Kaşıktıraş,

(119a)

209- Helal kazanılmış lokmasından dolayı o temiz ere Hak Taala perçem devrini vurdu, (onun silsilesini güçlendirdi).

210- Onda kutupluk izleri ve melek özellikleri vardı. İçine varlık hırsızı uğramamıştı.

211-O olgunluk kutbu elli yıl boyunca beldeden beldeye seyahat etti.

212- Sonunda ölüm onun ömrüne de değdi ve 95 yaşında vefat etti.

213-Vefat emrinin tarihi (ebcedle)”şah-ı hubân”dır (965/1557-58). O, Kadir olan  Hakk’ın yanına gitti.

214- Denizler de karalar da onun ayağı altındaydı. Keramet sahiplerinin çoğu onun dostuydu.

215- Sevinç beldesi Hisar ve Belh memleketinden ayrıldı ve vatan zevkinin hırkasını çıkardı.

189

216- İbrahim Edhem gibi vatan garibi oldu. Ezelde onlara gurbet takdir edilmişti.

217- Gönlünde Medine ve Mekke’ye gitmek yatıyordu ama varabildiği yer Karaâmed oldu.

218- Seyyid Mansur, Belh ve Hisar’dan Karaamed’e sevinçle geldikden

219- Üç gün sonra dünyadan göç etti ve bu felaket gönülleri dertle yaktı.

220- Çoluk çocuğuyla vedalaştı. Rum halkı bu durumdan haberdar oldu.

221- Herkes onun tabutunu “ya Hû” diyerek uğurladı. Onun gamı Kayserin sarayına bile “ku” vurdu (yankılandı).

222- O cenazede öyle bir kargaşa oldu ki bu musibet kıyameti andırdı.

223- Hazineler ve madenler sahibi padişah, dünyanın Hazret-i Sultan Süleyman devrinde, (119b)

224- Kabe’den uzakta, onun hasretini çekerek öldü. Ravza (-i Mutahhara) hasretini kendisiyle birlikte mezara götürdü.

225- Göç anında dedi : “Yedi yıl sonra,Hisardan ailesiyle birlikte gelecek biri var ki,*

226- Bu bizim yolumuzu halk onunla bilecek. O, hırkasının altından halkı Hakk’a çağıracak,

227- Bu silsilenin gerçek bağlıları ondan nasip alacak; bizden sonra tarikat onunla doğru çiz gide devam edecek.”

228-Ben köle ise o sıralarda sevinçli Hisar’daydım ve onun ayrılığı ile göz yaşı döküyordum.

229- Güçsüz, dertli ve gamlıydım. Onun kapısından uzak düşmenin matemini çekiyordum.

230- Aynı şekilde, kendisine can verilmeye layık damadı Abdullah Han da gamlara bulanmıştı.

231- Hanlık ve şeyhlik lakabı ona atalarından kalmadır, cezbeli ve edebli bir derviştir.

232- Sadrettin Ata’nın nesli arasında (atasının) yerini tutan odur, O’nun hanlığı evliya. Karahan’dan gelmektedir.

233- O da Şam diyarında yedi yıl sonra bu alçak dünyadan göç etti.

234- Ben de o yıl kendi diyarımdan, çoluk çocuğumla Ravza’ya (Medine)’ye geldim.

235- Seyyid (Hz.Peygamber)’in nurlu ravzası tavaf olundu; tevekkülle, lakin bi-edebane ve yetersiz olarak.

236- Sultan Selim’in hükümeti zamanında bu hayran gönlüm geldi, İstanbul’u mesken tuttu.

237- Zamanın sultanının yardımlarıyla yine Harem’e gittim ve orayı mekân tuttum.

(120 a)

238- Sonra memleketlerin idaresi Hazret-i Sultan Murad’a geçti.

239- Yüksek bahtının ayağı tahta kadar yükseldi ve tahta oturmakla bahtı parladı.

240- Tebrik için yine geri geldim; başı yüksek hükümdar tarafına yöneldim.

241- Şanlı padişahın daveti ile İstanbul’a yerleştim.

242- Devrin padişahından başka Rum halkı edeb ve ilimden nasipsizdir.

243- Gerçekten samimi biri ortaya çıkmadı. Bunların yolunda çok çile çektim.

244- Rum halkı mevki düşkünü ve mal tutkunu; hal ehlini anlamaktan uzak.

245- Dervişler diyarından (memleketimden) uzak düşdüm. Bundan sonra başıma neler gelecek, ya nasib!

246- Ne yapayım, bu Hakk’ın yazgısıymış. Zaten tarikatde en güzel düşünce de “Ne yapayım” değil midir?

247- Eğer padişah da ilgi göstermeyecek olursa, bu tarikat yolu kapanıp gidecek.

248- Tarikat yolunun yolcuları nerede; Hazret-i Allah’ı taleb edenler nerede?

249- Gençler bu silsileden tatmamış. Silsilenin mensupları ihtiyar kalabalığından ibaret.

250- Allahım, ihtiyar ve perişanım; eğer üzüntümden dolayı şikayette bulunursam bağışla.

Kenara bir çıkma yapılarak şu manadaki iki Farsça beyit yazılmış:

-O çöl ceylam benim beslememdir.Silsile bahçesinde benim seçkuümdir o.

-Gerçi her mürid bize aşıktır ya,biz de o sadık ere aşığız.

190

251- Eğer kendi halime ağlarsam ve üzüntümü söylersem bunu geri çevirme.

252- Kendi işinde yenik, başı aşağı bir düşkünüm. Üzerimdeki yükün altında ezilmişim.

(120 b)

253- Yaralı sinem merhem kabul etmez. Nuh gibi inleyişte ortağım yok.

254- Ömür gemisi tufan ve dalgalar içinde; gemiye felaketler dalga dalga geliyor.

255-Ömrümün gemisi bu feci tufandan senin cömertliğinin Cudisine sığınıp orada karar kıldı.

256- Bu veliler yoluna karışıklık verme. Kadınlar ve erkeklerin bu sapkınlığı ne zamana kadar sürecek?

257-Ah bu karışık asrın oğullarından ki onlar kendi kusurlarını da itiraf etmezler.

258- Bu üzüntü ve gamdan ben yalnız değilim; bu haldeki sayısız kimseden sadece biriyim.

259- Benim gibi çok müridler de gam yemişler ve bu hüzünlerini Hak kapısına iletmiştir.

260- O isim yapmış sevgili Şeyh Hadim bile ölüm anında yüz kere hayıflandı ve dedi ki:

261- Niçin onlar Allahın zikrinden yüz çevirip hevâ yoluna gittiler?

262- Onların değersiz kanını yol toprağına bile dökmem ve gayret atını onların tarafına sürmem.

263- Birlikte zikrettiğimiz öylelerini de gördüm ki ben onları gözümden başka yere oturtmaya kıyamam.

264- Ben bu hasretleri kendimle mezara götürüyorum. Zikr edenlerin ayak toprağı benim başımın tacıdır.

265- Tarikatın faydası ve zikrin faziletinden istifade için o şefkatli kutup şöyle buyurdu,

266- O din hamisinin vücudu müritler ve onların sohbet yerinde iken,

267- Semerkand, Buhara, Hisar, Maveraünnehir ve büyük meydanlarda,

(121a)

268- O mürşid, öyle havası bereketli bir ülkede, kendisine uyanlara,

269- Ölüm yolculuğu esnasındaki hasretini açıkladı. O halde bu şaşkın ben ondan bundan bahsedip de ne yapayım?

270- Bu şaşılacak çevrede ben ne yapacağı mı bilmez oldum. Arab’tan mı. Acem’den mi; kimden şikayet edeyim, ağlayayım?

271- Ya Rab, bu temiz insanların tarikatını sen, devrin devlet büyüklerinin irtibatı ile ortaya çıkart, yeşert…

272- Temiz itikad kapısını halka aç ki onlar mânâ sarayına giden yolu bulsunlar.

273- Her biri kendi silsilesinde kayıt ve bağsız olarak (başkasına bağlanmaksızın) gide gide kendi arzularına erişsinler.

274- O mutluluğa erişmiş padişahın hürmetine, bu halk perdeden başlarını çıkarsınlar.

275- O şahlar şahı ile irtibat kimya gibidir. Bu irtibatla halkın bakır vücudu altın olur.

276- Padişahın gösterdiği sevgi sebebiyle şeyhler (halktan) iltifat gördü. Yine bu sayede şeyhlik sarayı sağlamlaştı.

277- Devlet yöneticileri Allah’ın (yeryüzünde) gölgesi olduğu için, şeyhlik yolu ondan şöhret kazandı.

278- Veliler yolunun gayeye ulaşma sebebi din yolunu açan padişahlarla irtibattır.

279-özellikle devrin sahibi.Osmanoğullannın veahir zamanın padişahının irtibatı ki,

280- (O) gizli ilimlerin esrarını ve “kün”(ol) emrinin gizli mânâlarını bilendir.

281- Benzeri ne Arap’ta vardır ne Acem’de; o bu zamanın yegâne kalem ve kılıç sahibidir.

282- O, insanların ve nebilerin hayırlısı (Hz.Peygamber)’nın hizmetkarı; Merve ve Safa kapısının bekçisidir.

(121 b)

283- Ahmed’in dinine adaletiyle güç verdi. Onun halkla münasebeti ve fetihleri Hak üzre Hak içindir.

284- Ya Rab, onu şehzadeleriyle birlikte bu dünyada kendi korumanda tut.

285- Onun ömrünü tabiî vasıflı eyle (ömrünce yaşasın), onunla alemi düzen içinde kıl.

191

286- Deniz ve karasıyla kainatın bütününde onun askerine daima fetih ve zafer ver.

287- Allah’ın veli kulları ve melek topluluğu ta dokuz feleğe kadar onun askerini idare etmektedir.

288- Onun zamanında, onun gün ve geceleri boyunca velilerin işlerini yolunda eyle.

289- Hoca Ahmed’i, o zamanın büyüğü ve Maveraünnehr’in öncüsünü;

290- Ya Rab, gece gündüz, sen o kutupların kutbunu ve edebli kafileyi onun yardımcısı kıl,

291- Onu, Allah erlerinin meclisini parlatıcı ve şevk sohbetine neşe verici eyle.

292- Onun varlığı ve bağışıyla yol açıldı ve bu yol her dakika onun iltifatıyla revaç buldu.

293- Hak sarhoşu Seyyid Mansur’u onun koruyucusu kıl; Elest meclisinin eseriyle onun ba şını yukarıda tut.

294- Bu dünya ve onda her ne varsa hepsi vefasızdır. O, şahın da kulun da göç etme yeridir.

295- Allah’ın dostluğu ve zikri dışında bu alçak dünyada her ne varsa hepsi ayıptan ibarettir. (122 a)

296- Bu kainat dükkanında insan için adil ve daima diri olan Allah aşkından daha iyi bir hüner yoktur.

297- Nerde İmâd, nerde İrem ve Karun’un kasrı? Hepsi Allah aşkının yokluğu sebebiyle yok oldu.

298- Karun, hazinesiyle nasipsiz bir müflisti; o hazineden kazancı sıkıntıdan başka bir şey olmadı.

299- Şeddad’ın gücü ve Cem’in kadehi kalmadı; ölüm herbirini kara toprağa indirdi.

300- Allah’ım, bizi aşk ve fakrdan ayırma; padişahları da dervişlere dost kıl.

301- Bu başı yüksek padişah ki alemin sığınağı oldu; sen ona ve askerlerine aşkını da nasib eyle.

302- Hidayete götüren, herşeye gücü yeten ve en büyük olan Sen’sin; insanlara, cinlere ve perilere yol gösteren Sen’sin.

303- Her ne istersen güzelce yapmağa gücün yeter. Varlık aleminde senden başka gaybın bilicisi yok.

304- Sen ayıpları örten, günahları bağışlayan, işini bilensin. Mahmud ve Ayaz’ın suçunu ör ten ve affeden hep sensin.

305- Ey Allah’ım, ister derviş ister şah olsun herkes yüzünü senin k(t )apına çevirir.

306- Diken ve gülün boy bos atması sendendir; yerin ve göğün bu genişliği ve yüksekliği sendendir.

307- Alemin zerrelerinin varlığı senin güneşinden. Bunların yaratılmasında bir yardımcıya da ihtiyacın yok.

308- Bu yaratıklara senden başka bir verici yok. Senin bağışından mahrum kalan hiçbir varlık mevcut değil.

309- Herşeyi bilensin, sağlam ve yardımcısın. Herşeye gücün yeter, herşeyi bilen ve benzeri olmayansın sen.

310- Ah,o kahredici dirilme gününde kaldı olduğun zaman benden razı olursan ne olur.

(122 b)

311-Dünya gecesi ve kıyamet gününde senin kapından başka bize bir sığınak yok.

312- Aniden mezar toprağı bize yatak olduğunda, Seyyid Kaşıktıraş hürmetine sen bize merhamet et.

 

 

İlahi yardım ve sınırsız iman, yolda seğirtenin yoldaşı ve Allah’ı arayanın esirgeyicisi olmuştu. Aniden yumuşaklık ve esirgemeyle Hakk’ın cazibesi onun taleb sermayesini hakiki bir biate çevirdi. Ve onu “sana biat eden kimseler hakikatle Allah’a biat etmiştir” saadetine eriştirdi ve tarikat rindlerinin meclisine oturttu.

Pak mürit biat suretiyle yol önderi (şeyhten) el aldı da  o serbest tavra duyduğu gıptayla melek bile el çırptı. Ve o ahiret talipleri arasında eşsiz bir ferd ve Yesevî ileri gelenlerinden bir er oldu. O, bu alışılmış ve bilinen tarz ve şekilde aşk oyununu onayla yınca Hz.Sıddık (Ebubekir)’in ruhu bile ona imrendi ve iç temizliği ve gönül gözüyle

192

onu görücü kıldı. Ve mum yakmaktaki sermayesi onun beşeriyet karanlığının mumunun yanışını süsledi.

(123 a)

Gönül mumunu mum yakanın aleviyle tutuştur;gayb sırlarınm sermayesini parayı peşin verenden al.

 

Bil ki Yesevî büyüklerinin tarikatinde adâb şudur: Her mülakatta selam verilirken sol elin arkası yere konulur ve sağ eli kendi sırtında çenber yapar. Sol ayağını yerden kaldırır ve sol yanağını yere koyar (ve) sağ ayağını kurban gibi ökçeden uzatır. Ve tevazu ve gönül kırıklığı ile pirin huzurunda yüz teessürle kusurunu söyler. Nihayet tekbir ile pir yetişir ki onun kurbanlık (koyun) şekil ve durumunu “ölmeden önce ölünüz” mânâsına ulaştırır; nasıl ki pak şeriatte büyükten küçüğe selam sünnettir, yoksa aksi değil. Hazret-i pir, onun kusurunu cevap olarak, kurban tekbirini tamamlamasını emrederse lazımdır ki Pirin tekbiri eda nimetine teşekkür olarak kusurunu itiraf ederken olduğu üzere sağ tarafından döner.

(123 b)

Eğer elinde bir şey varsa niyaz ederek sunar; eğer hazırda birşeyi yoksa niyaz etmesi kafidir. Batın yolunun açılması için kusurlarını söyleyip niyaz etmesi ve bağlandığı kişinin karşısında bu şekilde davranması (Hakk’a) yakınlık sebebi olur. Ve şeyhin onun hakkındaki niyaz ve yalvarması makbul duadır. Ve bu yolun yolcusu olan sufî kusurlarını söyleme ve af dileme kapısında daimi ve sebatlı olmazsa icabet kapısı ve yakınlık dergâhı onun yüzüne açılmaz ve onun isteği yüz göstermez (gerçekleşmez). Nasıl ki (A. Yesevi) Türkçe söyleyişle buyurmuş: “Niyaz yol açar ve marifet gönül niyazlık kıl mung görmemiş” -Allah dostu doğru söyledi- Eğer devlet sahibi(şeyh)’nin nazarından nasipsiz kalmak istemiyorsan pirin yapmanı istediği hiç bir işte onun önüne geçme. İşe başlarken sağ eli yere doğru uzatıp izin istemek lazımdır, izin olursa o işe başlama isteğinin faydalı olması umulur;

(124 a)

yoksa bunun aksi değil. Şeyh her ne için sorguya çeker ve azarlarsa asla çekişip lafı uzatmamalı, bir harf bile söylememelidir. Tarif edilen tarz ve hal ile kusurunu söyleme dışında davranırsa terakki yolu sufinin yüzüne kapanır, şeyhle rabıtanın kesilmesinden korkulur.

– Eğer sana terakkî lazımsa teslim ol ve kendini layık görme makamında olmaktan kork. Bu iş-güç yurdu olan dünyada kime tek olma devleti erişirse bu şeyhe itaat ve sözünden çıkmama sayesindedir. Niyaz, şeyhi kendine tercih, suçunu itiraf ve izinle hareket etmek, gerçek maksat olan Allah’a kavuşma yoluna iletir.

– Hiç kimseyi görmedim ki şeyhe itaat etmeden; Hakkın huzurunda niyazsız ve suçunu itiraf etmeden,

– Kendi varlığı sayesinde olgunluğa erişmiş; yahut gayblar gaybı olan Allah’a kavuşma amacına ermiş olsun.

–                     Her kim ki şeyhine gerçek dost ise, işi daima niyazdır; eldekini bağışlamadır.

Uykuda ve uyanıklıkta, sarhoşlukta ve akıllılıkta sufi’nin ya cismen yahut rabıta ile şeyhinin yanında olması lazımdır.

(124 b)

-Tarikatte şeyhin hayali olmazsa olmaz; muhib için onun cemali dayanak ve sığı naktır.

– Onun hayali müritlerin vesveselerini kaldırır; cemali de onların güvenlik sebebidir. İnsanlar arasında dünya saadeti bir makam ve mansıp elde etmek ve ona ulaşmaktır. Ahiret saadeti ise Allah’ın makbulü ve affına mazhar olmak, metanet ve ibadet ehli saflarında müşahedenin devamı ve şeyhle sohbetin sağlamlığına bağlıdır. Ve görünür faydası, za rarın kalkması ve manevi sofranın esenliğinden istifadedir. Bunlar, müridin terbiye edicisi ve yardımcısı olan tasarruf ve irfan sahibi şeyhin huzurunda bulunmakla yahut onu hatırdan çıkarmamakla olur; iki dünyada da Allah’ın izni ve doğru yola iletmesiyle.

193

Bu husus bütün tarikat mensuplarınca tecrübe ile bilinmiş ve bütün yolun sonuna erişmişlerce üzerinde ittifak edilmiştir.

– Yol eri el almadan iyilik yüzü görmedi; Bu’l-hasen Bayezid’in iltifatı olmadan muhsin (iyilikte bulunan) olmadı.

– Şems,Tebriz’den ta Bağdad ve Şam civarına kadar, Celaleddin olmasaydı nasıl aşk sultanı olabilirdi?

(125 a)

Tasarrufu tesirli ve nurlu pirin huzurunda ve hizmetinde bulunmaya devam etmek işi güzel neticelendirmeye sebeb olur. İhlas sahibi mürit Hakk’a and olsun ki ancak Hakk’a yakınlık makamında karar kılar. Abdeste ve zikre devam etmek ihsan sahiplerinin güzel hallerindendir ve dindarların gıpta ettiği şeydir. Eğer mecnun ve meczublara dikkat edersen onların işi ve sırrı şundan, bundan geçmiş olmalarıdır. Eğer bu konuda daha fazla bilgi istersen bakışını bu en küçük risaleden en büyük risaleye çevir ki o, sır alemini çevrelemiştir ve bu özet o yazılmış defterin ilavesidir. Biat edip el aldıktan ve şeyhin huzurunda bulunup, onu daima yanında bilmek saadetine erdikten sonra, terki gerektiren bir mani yoksa “İnna enzalna” ve “Kulhuvallah” ile kılınması gereken abdestin şükür namazı eda edilir. Eğer vaktin daralması ve mekruh vakte girilmesi gibi bir mani zuhur ederse temcid kelimesini (Allah’ı ululama) iki kere okumak, onun yerine geçer. Ve ondan sonra yaptığı her dua hemen kabul edilen dualardan olur, buyurulmuştur.

(125 b)

Ve gece namazı olan teheccüd ki onu büyüklerden bazıları her rekatda Taha suresi gibi uzun surelerle kılarlar. Halbuki buna herkesin gücü yetmez. Her rekatta uzun sureler okumakta namaz kılanların çoğunu usandırma ihtimali vardır ve bu hatadır. O halde, teheccüd hakkındaki kolay ve en ihtiyatlı yol odur ki, her rekatta Fatiha’dan sonra üç defa İhlas suresi okunur, iki ve dört rekatta selam verilir. Bu usul üzere 12 rekat eda etmek lazımdır. İki rekatta, bir rekatta ayakta durduğu uzunlukta oturması lazımdır. Böylece 13 rekat kılar -zira Hak Taala tek olanı sever- ve her selamı takiben “Gecenin bir kısmında kendin için nafile namazı olan teheccüdü kıl; umulur ki Allah seni Makam-ı Mahmuda eriştirir.” ayet-i kerimesini yüksek sesle okur.

(126 a)

13 rekat teheccüdü bu anlatılan tarzda tamamlayınca (metinde fazladan bir ayet kelimesi var) iki kere temcid kelimesini okur ki şudur: “Subhanallah velhamdulillah ve La-ilahe İllallah”. Sonra 3 defa salavât-ı hams (okur) ki şudur: “Allah’ım sen Muhammed’e ve onun ailesine, ona salât getirenler sayısınca salât eyle. (Allah’ım) Muhammed’e ve onun ailesine, ona salât getirmeyenler sayısınca da salât eyle. (Allah’ım) Muhammed ve ailesine, ona nasıl salât getirmesini seviyor ve razı oluyorsan o şekilde salât eyle. (Allah’ım) Muhammed’e ve ailesine, bizim ona salât getirmemizi emrettiğin tarzda salât eyle. (Allah’ım) Muhammed’e ve ailesine layık olduğu üzre salât eyle. Bu şekilde üç defa salât okuyunca şunu demelidir:

“(Allah’ım) bütün nebi ve resûllere, mukarreb meleklere ve yedi kat gökte ve yerlerdeki bütün sana ibadet edenlere de sen salât eyle. Ey merhametlilerin en merhametlisi, rahmetinle bizi yarlığa ve onlarla birlikte haşr et” Kabul olması için Fatiha okur.

(126b)

Ve geçmiş büyüklerin ruhlarından yardım taleb eder. Bundan sonra hazin sesle, kendini alçaltarak ve kırık bir kalple yüz bir kere estağfirullah ve beş kere de “Hasbi Rabbi Celle’llah, ma fi kalbi Gayrullah” (Celali büyük olan Rabbim bana yeter. Kalbimde Allah’tan gayrısı yok). Ve beş kere istiğfar, istiğfar der. Ve bu sözlerde hem tevbe hem suçunu itiraf, hem rahmet, hem Allah’ın cemali (vardır)* (Sonra) yüksek sesle ve şiddetli bir şekilde yüz bir defa”Allah” denir.

* Burada bir çıkma yapılarak kenara şunlar yazılmıştır: “Sonra meşhur olan istiğfar kelimesini üç defa okur ve ağlar. Sözkonusu pişmanlık ifadesi şudur; “Allah’ım,senin ulu dergahına geri döndüm; bilerek, bilmeyerek benden sadır olan bütün günahlardan da tevbe ettim”. Sonra kelime-i şehadet getirir.

Rubaiyat,

-Ya Rab, gerçi ben hadsiz günah işledim, ama şunu iyi biliyorum ki yaptığım şey haddi aşmaktadır. Senin rızan olmayan her ne varsa, ben ondan geçtim, tevbe ettim ve suç olduğunu ikrar ettim. Velehu,

-Ben yeryüzünün bütün günahını işlesem bile senin affının elimi tutacağına ümidim var. Dedin ki;”Acz günü(kıyamette) elinden tutarım” . Ne olur, beni şimdi olduğumdan daha aciz olarak huzuruna çağırma.

194

Sonra zikr-i erre ile meşgul olunur. Öyle bir tarzda ki zikrin şiddetinden derviş terlesin; zira sufilerin tahkikine göre tarikat cünübü ancak bu ter suyuyla giderilir. Sonra eğer gecenin uzunluğu yeterliyse, Yasin, Müzemmil, Suretu’1-A’la, Elem-neşrah, İnna Enzelna, Liilafi Kureyşin sureleri bütünüyle okur ve derd ve yanışla Allah’a yalvarır, ihtiyacını arz eder. Seher vaktinde (böyle yapılan) inleyişler makbul-i ilahi olur. Fecir namazından sonra yirmibeş “Subhanallah”, yirmibeş “Elhamdülillah”, yirmibeş “Lailahe İllallah” ve yirmibeş “Allahüekber” tekrar olunur.

(127a)

Yüzbir kere Allah çekilir ve aşk, şevk ve heyecanla erre zikrine devam edilir, zira bu zikir mahv ve fena makamına ulaştırır ve fakr ve bekabillah (Allah’ta baki olma) meydana getirir. Bu husus Yesevi yolunun büyüklerince kesindir. Şüphesiz zikredenin canı sözkonusu feyzin denizine batmıştır. Bundan sonra iç sıkması ve nefs hazzı ile murakabe edilir ve tam bir saygı ile Yasin suresi okunur. Ve gönül kırıklığı ile -şanı yüce olsun- Allah’ın huzurunda yalvarıp, af taleb eder Şeyhlerin, geçmiş ataların temiz ruhlarına Fatiha okur. Meclistekilerle musafaha (el sıkışma) eder, yardım ve imdad niyazında bulunur; zira bu, tevazu ve halvetten hasıl olan hayrın tamamlayıcısıdır ve sahih bir hadis-i şerife uygundur. -Allah ondan razı olsun- Enes’den rivayet edildiğine göre, demiştir ki; “Rasulullah -salât ve selam ona olsun- şöyle buyurdu: “Kim sabah namazını cemaatle -yahut cemaat içinde- kılar, sonra oturup güneş doğana kadar Allah’ın zikriyle meşgul olur, sonra yine iki rekat kılarsa ona bir hac ve tam umre sevabı vardır.”

(127b)

“Tesbih, tehlil (Lailahe İllallah’ı tekrar etme), kıraat, hatm, dua ve musafahadan sonra, kulluğun farkında olarak, tevazu içinde ve niyazla iki rekat işrak namazı kılar. Her rekatta Fatiha’dan sonra beş Kulhuvallah okunur. Kulya ve Kulhuvallahu ahad ile iki rekat istihare namazı ve dört rekatlık kuşluk namazının ilkinde Vedduha, ikincisinde Elemneşrahleke üçüncü ve dördüncüsünde Muavvizeteyn okunur. Öğle namazının dört rekat sünnetinde dört Kul, ikindi namazının dört sünnetinde de ilk rekatta Fatiha’dan sonra dört, diğerlerinde birer birer azaltarak (yanı ikincide üç, üçüncüde iki, dördüncüde bir olmak üzere) on Ve’l-asr okunur. Bu da Haşir gününde cehennem ateşine siper olur. Böylece diğer namazlar da bitilir ve imamlarla müezzinler kendi her zamanki virdlerini yerine getirerek orada bırakırlar. Bu virdde tevazu ve yalvarmayla yetmişbir Estağfirullah çeker. Devamında da “estağfirullah” bahsinde anlatıldığı üzere (128a)

Allah’a yalvarıp yakarır, dua eder. Sonra yüz bir kere Allah denir ve çok bereketli olan Erre zikriyle meşgul olunur. Ve ulu pirin rabıtasına çalışılır. Akşam olup ortalık kararınca bir defa ne fesini tutar. Karanlık uzun geceye ve fazla zilletli, mihnetli bir akşama benzeyen kır renkli kabri hatıra getirir.

– Hakka istiğfar ve zikirden sonra akşama kadar ileri git; uzun ve karanlık bir geceye benze yen kabri hatırla.

-Daima geceyi andıran kabri düşün; yegane diri olanın (Allah’ın) derdiyle gözyaşı dök, ah et.

Her silsilede büyüklerin vazifesi olan beş malum sure her beş vakit namazdan sonra okun malıdır; eğer bu mümkün olmazsa bir Fatiha ve Ayete’l-kürsî ve üç İhlas okumalıdır ki

 

*Hadis Arapça metniyle verilmiştir.

195

ilhamların doğmasına, manevi derecenin artmasına Allah’ın rahmet ve mağfiretine sebep olsun.

– Kur’an’ın ve ayetlerin tilaveti, O’nun dergahında bütün afetlerden korunma sebebi olur.

(128 b)

Karanlık kabir evinin mumu Kur’an’dır. Kuran okumak benim canımın lezzetidir. Mevlid gününe rastlayan Pazartesi günleri oruç tutmak müstehaptır. Kulların amellerinin Allah’a arz edildiği gün olan Perşembe’leri oruç tutmak da öyledir.

– Ahmed’in güzel doğum gününde sen de nefesini, orucun güzel kokusuyla kokula;

ta ki bu oruçla o şerefli peygambere yoldaş olasın.

– Kirâmen Katibin melekleri senin Perşembe oruçlarından sevinçli. Bu konuda. Pazartesi veya Perşembe’yi ganimet bil.

-Yol erleri Kur’an’a tevbe ve oruca meyi ederler; oruç tutanla Hak arasında kimse perde ola maz.

– Nebi -selam üzerine olsun- şöyle buyurdu; “Allah Taala buyurdu; oruç bana has ibadettir ve onun mükafatını ben veririm.” Rasûl-i ekrem -Allah’ın salât ve selamı üzerine olsun- buyurdu; “Allah Taala buyurdu, oruçlunun ağız kokusu benim katımda miskden daha güzel bir kokudur.” Kudsî hadisde de; “Aç kal ki beni göresin, benim için halktan çekil ve namaz kıl.” Nefisle savaş, müşahede güneşini gösteren rasat aletidir. “Bu Allah’ın fazlındandır. Onu kime isterse bağışlar. Şüphesiz Allah büyük bağış sahibidir.”*.

– Müşahede dünya için kainatı aydınlatan güneşdir. Nefisle savaş,o güneşe bakan rasat aletidir

– Eğer müşahede istersen nefsinle savaş; zira nefisle savaş müşahedenin aynası oldu.

– Erre zikrini çeken Yesevî topluluğunu gör, gör; onlar dost tecellisinin güneşi üzerindeki zerreler gibidirler.

– Yakınlık, fakr ve fena aleminin benzersizleri (olan onlar) erre zikrinin çilesi (sonunda) “ledün ilminden” birer hazinedirler.

– Erre zikri, vecd, sema ve sarhoşlukla; kibir, gösteriş, varlık sahibi olmaktan ve gösterişten uzaktırlar.

-(Bu) öyle bir nefis savaşı ki halktan el çekmeyi sağlar ve (nefis) putunu kırar. (O) Can yaratılışının çırası ve topluluğun ışığıdır.

– Maşallah! Bu bizim erre zikrimiz nasıl has bir nefis savaşıdır ki, Hazret-i Mevla’nın müşahedesine imkan sağlamakta.

– Tıpkı Ahmed Yesevî gibi derdli bir şekilde erre zikri çek. Ey Hazini, gönül bu zikirle yüzünü sevgili tarafına çevirdi.

– Seyyid Mansur’un nefesinden kavuşmayı temin etti. Erre zikriyle huzurun devamı mümkün olur.

– Meşayihden bazıları demiştir ki: saliklerin makamları üçtür: Ayıklık makamı, sarhoşluk makamı ve fakr u fena makamı. Mürid bunlardan birincisinde iken “Lailahe İllallah” der; ikincisinde “Allah, Allah”, üçüncüsünde “Hu, Hu” yahut “La, La” veya “Ha, Ha” veyahut “Ah, Ah” der. O zaman onun edebi, nefsini, kendisine istediği gibi tasarruf eden vird öğreticisi(şeyhi) ne teslim etmesidir. ”

(129 b)

Sika kaynaklar yoluyla Ebi Mansur Mevla’l-Ensari’-Allah ondan razı olsun-den gelen ve onun Amr bin el-Cumuh-Allah ondan razı olsun-dan işittiği ve onun Nebi’den, onun da Allah Taala’dan şöyle işittiği rivayet edilmiştir; “… Kullarımdan veliler ve halkımın içinden dostlarım o kimselerdir ki beni anarlar, ben de onları anarım”

Gönül, Allah’ın zikrine mağlub olunca, her ses ona gerçek bir zikir olarak görünür.

– Gönül karışıklığı Allah’a yapılan gerçek zikirdir ve bu zikir onu bütün masivadan (Allah’tan gayrı her şeyden) çekip alır.

Hadis Arapça metniyle verilmiştir. Buradan “..ben de onları anarım” lafzına kadarki kısım Arapçadır.

196

 

– Erre zikri büyük dalgalar denizidir; gönül ise sadef gibidir ve ondan dolayı büyük bir in ciyle dolmuştur.

– Jerf, yani kıymet biçilmeyen saf inci ki, onun kıymeti ancak Allah’a kavuşma cezbesidir.

– Erre zikri Hakk’a kavuşmayı temin eder; zikredenleri Allah’a ulaştırır.

– Nice kutbun ve abdalın zikri bu zikirdir; nice hal sahibinin virdi (okunması üzerlerine borç olan dualar) budur. O, kutup şöhreti kazanmış büyük Şeyh Hadim erre zikrini söyleye söyleye can verdi.

– Zikredenin canı, sevgilisine kavuştu; zikr olunan (Allah) kendi tarafına “gel” dedi.

– Allah’ın cemalini görme meclisine kabul oldu; erre zikri aşk dergahının açıcısı oldu.

– Her kimin gönlüne bu zikr tesir ederse, gece, gündüz onun (zikrin) kıymetini o bilir.

–                     Bahçede, gülün kıymetini bilen bülbüldür; bu gülün kokusunu karga ve çaylak nasıl alsın.

(130a)

Allah u Zülcelal’in bülbüllerinin bilicisi, o Hakk’a kavuşma bağının Hoca Ahrar’ı,

İkanî’ye dedi ki; “Bir bülbül gibi, bizim için, içtenlikle erre zikrini çek.”

O bu zikri yaptığında, dedi ki; “Gönlümüzü yaktın; bu zikrin ateşiyle canımızı tutuşturdun.”

– Bu ateş gibi zikir toprakdan alemini yükseltti. Onun gök gürültüsü ve şimşeği ta arşın tepesine ulaştı.

– Hak zikrinin sırrını ancak gönül ehli ve geçmiş zikirlerin derslerini okuyanlar bilir.

– Gönlünde bu sema (coşkunluk) bulunmayan herkes erre zikrinin ne olduğunu nereden bilsin?

İster gizli, ister açık Hakk’ı anmak gönlü çeker. Baki odur. Ölümsüz bir dirilikle diri olan O’dur.

** Sahih-i Müslim ve Sahih-i Buhari’de Ebî Hüreyre’den -Allah ondan razı olsun- şöyle riva yet edilmiştir: Resulullah -salât ve selam ona olsun- (buyurmuştur ki); Allahü Taala buyuruyor ki; “Ben kulun zannı gibiyim; beni andığı ve gönlünden geçirdiği vakit ben de onu kendi içimde anarım. Halk arasında andığında da, ondan daha hayırlı bir şekilde onu halk arasında anarım.”Keza Müslimde de -Allah ondan razı olsun- o ve Hudri-Allah ondan razı olsun-‘den (nakledildiğine göre) demişlerdir; “Resulullah -Allah’ın salât ve se lamı üzerine olsun- buyurdu: Allah’ı zikrederek oturan hiçbir topluluk yoktur ki o zikir içinde iken, melekler onları çevirip, rahmet onları örtmesin ve kalblerine sekine (ilahi huzur) indirilmesin”. Yine Muaviyeden -Allah ondan razı olsun- şöyle dediği rivayet olunmuştur: “Resulullah –Allah’ın salât ve selamı üzerine olsun- ashabının halkasından çıktı ve dedi ki; “Sizi böyle oturtan nedir?” Dediler ki; “Bizi oturtan, bize ihsan ettiği ve İslam’a ilettiği için Allah’ı zikretmek ve ona hamd etmekten başka bir şey değil”. Buyurdu; “Gerçekten Allah sizi bunun için oturttu; ben de size bundan başka bir zanda bulunmadım. Lakin Cebrail bana geldi ve Allah’ın meleklere karşı sizinle övündüğünü haber verdi”. Yine Sahih-i Buhari ve Müslim’de Ebî Hüreyre’den -Allah ondan razı olsun- rivayet edildiğine göre demiştir ki; “Resulullah -salât ve selam üzerine olsun- buyurdu;

“Allah’ın öyle melekleri vardır ki zikredenleri arayarak yollarda dolaşırlar ve Allah -azze ve cell- zikreden bir topluluk buldukları zaman “Hacetlerinize doğru koşunuz” (Onları Allah’tan isteyiniz) diye nida ederler ve kanatlarıyle dünya göğüne kadar onları (o duaları) götürürler. Rableri, bildiği halde kulunun ne söylediğini sorar. Derler ki; “Seni tesbih ediyor, ululuyor; sana hamd ve temcidde (ululamak) bulunuyorlar. Allah der ki: “Beni görmüş mü?” Derler ki; “Hayır, andolsun ki seni görmedi.”

(131 a)

*Kenarda şu ilave var; “Ey Hazini, Allah’la hoş ol. Erre zikrini çek ve Hayy’ı düşün.”

**Buradan “Allah vadinde sadıktır ” ibaresine kadar Arapçadır.

197

Bunun üzerine tekrar sorar; “Eğer beni görseydi, nasıl davranırdı?” Derler ki; “Eğer seni görseydi, sana daha çok ibadet ve hamd de bulunur, tesbihini de arttırırdı.” Allah tekrar der, “Benden ne isti yorlar?” Derler ki; “Senden cennet istiyorlar”. Allah sorar; “Cenneti görmüşler mi?” Derler ki; “Hayır, Rabbimiz andolsun ki onu görmediler”. Allah tekrar sorar; “Eğer görse nasıl davranırlardı?” Derler ki; “Eğer onlar cenneti görselerdi ona olan hırsları, istekleri artar, rağbetleri daha büyük olurdu”. Allah Taala der; “Neden sakınıyorlar?” Derler ki: (Cehennem) ateşinden sakınıyorlar”. Allah sorar; “Onu görmüşler mi?” Derler ki; “Hayır, andolsun ki onu görmediler”. Allah tekrar sorar, “Eğer onu görselerdi nasıl davranırlardı?” Derler ki; “Eğer onlar cehennemi görselerdi, ondan daha çok sakınırlar ve daha çok korkarlardı” Bunun üzerine Allah der ki; “Sizi şahit tutarım ki ben onları bağışladım”. O meleklerden bir melek der ki; “Filanca onlardan değil; o oraya bir haceti için geldi. “Allah Taala buyurur, “Onlar öyle bir topluluktur ki onlarla sohbet edenler şaki olamaz”. -İsmi aziz olsun- Allah vadinde sadıktır.

–                     Gönül bahçesi onun zikriyle ter ü taze; o, isyan dikenini bitirmez.

(131b)

– Allahın zikri saadet verici oldu; Allah’ı zikreden yoldan sapmaz.

– Meğer ki ihsan sahibi Allah’ı gafletle zikr etmiş olsun; gafîlce yapılan zikire dost, düşman olur.

– Can ve gönül huzuruyla o Allah’a, “Hay” de! Sakın zikreden zikrettiğinden gafil olmaya.

– Ebî Hüreyre -Allah ondan razı olsun-‘den şöyle dediği rivayet olunmuştur; “Resûlullah buyurdu; “Müferredler (yalnız olanlar) öne geçtiler”. Soruldu; “Müferredler kimlerdir?”. Buyurdu; “Allah’ı zikreden erkek ve kadınlardır”. Yine Nebî -selam üzerine- buyurdu: “Cihad ikidir; onlardan biri diğerinden daha faziletlidir. O, senin nefsinle ve heva-hevesinle savaşındır” Bu da Pezdevi’de (kayıtlıdır); Nebî -selam üzerine- buyurdu; “Biz küçük cihaddan, büyük cihada döndük”. O da nefisle savaş, her şeyde ona karşı çıkıp, muhalefet etmektir.**

– İster isyan, ister ibadet olsun, nefsin isteği neyse ona karşı çıkmak lazımdır; onun isteği neyse bir saat bile ona uymamalıdır.

Bu sebeple kainatın kendisine yöneldiği (Hz.Peygamber)’in; “bir gün aç kalır, bir gün ye rim” demesi o seçilmiş tarafından ders vermek içindi. Yoksa o Allah tarafından zaten korunmuştu.

(132 a)

(Hz.Peygamber böyle davrandı) Ta ki uyanık olalım ve onun ardı sıra gidelim; zira yolda kuyu vardır ve nefs-i emmarenin gözü ise görmüyor. Kendi nefis mücadelem hakkında ne diyeyim ki hiç biri gönlümce değil. Söz ve davranışlarımdan ömür ve can törpüsü olan hangisi Allah’ın dergahına layık olabilir. Bu sebeple de dilimdeki virdim vakitli-vakitsiz ağlayıp, “ah” çekmektir.

–                     Bu tatlı ömrümce ne yapmış ne söylemişsem; tartı ve alım-satım gününde tek boncuk bile etmez. .

– Eğer kendi ikiyüzlülük ve kibrimi şerhe kalksam; açıklama ve ifade defteri (yazacaklarımın) nefretiyle dağılır gider.

– Eğer heva ve hevesle gençlik sermayesi ziyan olduysa, ihtiyarlık halime nasıl ağlayayım ki onun işi zaten düşkünlüktür.

– Bu düşkünlüğümde el tutanım pirin elinden başkası değil. Gerçi ben karanlıktayım ama o parlak bir güneş.

– Gerçi tenbellik ve uyuşukluktan dolayı rezil, rüsvayım; lakin O veliye bağlanmanın gönül hoşluğundayım.

*Buradan “muhalefet etmektir ” lafzına kadar Arapçadır.

198

(132 b)

– Gerçi ben kendi karanlığımla uzun bir gece gibi ziyandayım; ama benim pîrim ay ve güneşin bile kıskandığı parlak bir güneştir.

– Ben onun ayak tozunu başımda taşıyorum; o ise,bağış rüzgarı. Ben çanak yalama tutkunuyum; o padişah ise Kaşıktıraştır. (ikinci manasıyla “kaşık yontucu” olur.)

– Ah, o doğramacıya benzeyen (şeyhten) kendim yontulmadan kaldım; o Caferi altını, ben ise toz, toprakla karışık bakır.

– O, dokunduğunu altın yapan hakkında şuncağızı, söylesem kafi ki, her hakir bakır onun kutlu iksiriyle altına benzer.

– O iksir, özelliği ile bizim bakırımıza tesir etti de o, (bakır) talihe erdi, hidayet yolundan yüzgeri edilmekten kurtuldu.

– Ey Hazini, gülün bilinen ve bilinmeyeninden söz et. Sen ölsen de mum yakan diriler onun kokusunu sana ulaştırırlar.(Beyitte mana muğlak; ancak bu şekilde tercüme edebildik.)

– Ola ki seni ara sıra hayır duayla anarlar, bakarsın şad olanı hatırlarken nâ-şadı da hatırlayıverirler.

-Yüzlerini hakikat bağ ve bahçesine çevirirler* Fayda verirler ve adım iyilikle anar lar.

(133a)

– Hak Taala o nam sahibinin hürmetine,sana mekan olarak cennet bahçesini bağışlasın.

– Nazar sahiplerinin kerameti hürmetine seni Hak didarını göreceklerden kılsın. Seyyid Mansur gibi sana gönül azatlığı bağışlasın.

-Mümkün ki Hak ehlinin sıfatı olarak “Ene’1-Hak” diyecek olsan, kötü halli de olsan iyi hal lilerin sıfatıyle iyi olacaksın.

Ey Kayyum olan Allah, beni ta sana kavuşma gününe kadar, fakr ve yokluk ülkesinin padişahlarının kıssalarını anlatıcı kıl. (Metindeki “Darem” “Dâr merâ” olmalı)

– Bu konup göçme yerinden ta cennet bahçelerine kadar onları anlatmanın bulutundan dilime yaşlık, tazelik ver.

– Dilimden daima tam suyu olan bir çeşme akıt; ki hal sahiplerinin bahçesi yemyeşil ve mutlu olsun.

–                     Özellikle o bağa benzer, Haydar’ın (Hz.Ali’nin) ailesinden olanın sıfatları ki, o (Hz. Ali) velilerin güneşi ve peygamberin zuhur tarafındadır.

(133 b)

– Süleyman yolunun Hüthütü ve belki Kaf dağının Simurg’u. Kuddüs’ (Allah)’a

uçan kuşların ve Sübbuh(Allah)’a bağlanmışların rehberi,

– O, Kafdağı ve hakikat yüzlü Simurg’a mensuptur. O ki, hakkında her ne dersem, onun da üzerindedir.

– Kırk yıldan fazla oldu ki onun özelliklerinin bağının bülbülüyüm. Onun hakkındaki bin lerce destandan birini bile dile getiremedim.

Güzel bir bitirişle bitirmek için risalenin sonu o mürşide havale edildi ki o her girişin önsö züdür. O ilahî elmaslar hazinesi,o “gizli bir hazineydim” sırrının ve kusurdan arınmış nurların mazharı, dervişler bahçesinin bezeği, hükümdarlar taifesinin bahçelerinin gül demeti, güzellikte Hz.Peygamber ve Hz.Ali’ye benzeyen, dışı Hz.Hasan, içi Hz.Hüseyin’i andıran, ibadet edenlerin süsü ve bu hususta İmam Bakır gibi olan, Muhacirlerin şerefine nail olmuş, Ensar ahlakh,Tabiin gibi hal ve makam sahibi, keramet ve esrarda Tubba (Yemen Kralı);

(134a)

her bulaşıklıktan uzak, izzet ve şeref güneşi, keramet ormanının aslanı, keramet yolları düşüncesinin dilberi, gerçek seyyid, ilahi dayanak, büyük velilerin ve günahtan arınmışların güvenip itimad ettiği, seçilmiş bilgin, benzersiz mücahid, Maveraünnehir ulularının en ulusu ve bütün dünyadaki büyüklerin en seçkini, sine

* Eserde, bundan sonra bir kaç varak karışmış. Biz doğru sırasına koyarak yeniden numaraladık.

199

yaralayacak erre zikrini söyleyen kafilenin başı, alçak ve zerreye benzeyen bu bendenin güneşi, dervişlerin terbiyecisi ve biat etmiş talebeleri maksada eriştirici, tasavvufun güçlü mensubu, Hz.Ali gibi tasarruf sahibi, bilinmezin bilinmezi memleketinin dağlarının doğanı, şüphesizlik ülkesi tepelerinin zirvelerinin kanat çırpanı, dinde ileri gitmişlerin öncüsü, hayırlılar kafilesinin komutanı, gerçek görüş sahiplerinin başı, bakış sahiplerinin ve derdlilerin uyduğu kimse, (Manevî) içkinin tortusunu içenlerin dayanağı, filleri bağlayan kemendin atıcısı,

(134b)

Belh şekeri ve Hocend narı iktidar sahiplerinin muteberi, denizde ve karada meşhur olan pir, Seyyid Cafer’in oğlu Seyyid Mansur -Allah her ikisinden de razı olsun- ki Kesehî ve Kasanî büyüklerinden Mir Haydar, -Allah sırrını takdis etsin- ki soyu belli, edebi ortada idi. Sevinçli Hisar şehrine bağlı Safa’da doğmuşdu. Onların ulu anneleri, Kaşgar memleketine bağlı Yedikent’in padişahlarındandı. Şöyle buyurmuşlardır; “Saygıdeğer babamı daha pek küçük iken kaybedip, perişan kaldım. (O sırada) Moğol askerlerinin verdiği fetret Maveraünnehr’i öyle bir şekilde mahvetmişti ki, kıtlıktan, güçlü, güçsüzü yer hale gelmişti. Çetin kıtlık halkı kasıp kavurmuştu, kimsenin kimseyle irtibatı kalmamıştı. Öğretmenler karga ödlü (korkak), öğrenciler doğan bakışlıydı; müderrisler postu meyhaneye sermiş, her taraf perîşan olmuştu. Zorluk ve yoksulluktan kur (uçkur) dokuma işine başladım ve öğrendim.

(135a)

Kaşık yontmayı öğrendim ve diktim. Zayıflık ve küçüklük sebebiyle bazan kur dokuma mesleğinde ipin başını kaçırırdım; bazan kaşık yontma keserini kendi öz ayağıma vururdum. Yetim, kimsesiz, garip ve feryadına koşacak kimsesi olmaksızın bazan dağlarda Ferhat gibi kendi kırık kavalımdan feryad umar ve kıtlık derdiyle başımı taşa vururdum. Bazan Mecnun gibi çölden gözyaşı akıtarak geçer ve çok zor olan yoksul luktan dolayı, savaş pençesini fersahlar aşmaya vururdum. Bir kaç yılı Bedahşan madeninde ciğeri kanlı ve Hıtlan’da şaşkın olarak geçirdim. Bir kaç ay da ağlayarak, acı içinde Kunduz, Bağlan ve parasız olarak sevinçsiz Hisar’da bulundum. Sonra köylerin sıkıntılarından gönlü kırık olarak taht merkezi ve şekere benzeyen Semerkand’ın nimetine erişmek için yola çıktım ve maksadıma erişmeden yol sıkıntılarına bir son verdim. O seçilmiş şehre ulaşınca Kilehane mahallesinin içinde Kağızgiran sokağında sıkıntı ve şaşkınlık içinde bir müddet meskun kaldım.

(135b)

Şer’an ergenliğe ulaşınca evlenme yolunu seçtim ve kendimden de fakir birine düştüm. Ne kesede altın, ne kasede aş; biz ondan, o da bizden ar ediyordu. (Ev) hırsız ve yoksul evi gibi (idi) .Bir kaç gün bu hal ile geçtikden sonra gönlüme şu geldi; “Ey ten! sen Allah’ı aramak için vücuda geldin; yoksa kendi geçimini bulmak için değil…” Varlığım bir ateşe düştü. Ağlayıp, inleyerek gamlı köşemde tükenmez hazine taleb ederek pederim Seyyid Cafer-Allah kabrini nurlandırsın-‘in ruhuna teveccüh ettim: “Ya peder meded, ya peder meded!” (Nitekim buyurulmuştur) “İşlerinizde çıkmaza girdiğinizde kabir ehlinden yardım isteyin”.Ben bu fikre batıp, aklımı kaybetmişken aniden rüyamda sevgili pederim göründüler ve beni şefkat ve yardımıyle Semerkand’dan İslam’ın kubbesi olan Buhara şehrinde bir ulu zatın huzuruna ilettiler ki mübarek gözlerine fitneye yol açmamak için bir mendil bağlamıştı.

(136a)

Salihlerden, zâkirlerden ve dervişlerden kalabalık bir topluluk onun huzurunda tevazu ile, murakabe halinde ve (ilahi lütufları) gözleyerek oturmuştu. Beni onun huzu runa iletip, teslim etti ve; “Ey ulu kimse, bu benim biçare oğlumdur. işte talip ve Hakk’a meyillidir. Gerçi elinde oynayacağı altını yok ama sizin işinize sarfedebileceği bir nazarı vardır ve sizinle iyi yapabilir (?). Terbiye etmek sizden, iş yapmak ondan.” Bu uykudan uyanınca o pirin hasretiyle yerimde duramaz oldum. Mesleğimle ilgili alet ve edevâtı karıma verdim ve bu gördüğüm rüyayı anlattım. Hatuna veda ederek gece vakti şehrin su yolunu takip ederek yürüyüp gittim. Elden gelen süratle konak yerlerini aşarak Buhara’ya vardım.

200

– Semerkand gönlümden çıktı; şimdi Buhara delisi oldum. Bir sevgili için nice köy ve ma halle kat ettim.

-Sevgili aşkının gece bekçisi, sabır ve dayanma parasını elimden aldı.

(136 b)

Nereyi arayayım; onun ayrılığıyla sokak ve caddelerde rezil-rüsvayım.

– Başı dönmüş, aklı yitmiş haldeyim; bana zincir lazım. (Ey filan) ayağımı çabucak falakaya koymak için neredesin?

– Gönül Semerkand’dan da geçti, Buhara’dan da. Varlık korkusunu attım; yerim şimdi yok lukta.

– Ayrılık ve hasret dayanılmaz hale geldi; Allah’ım bana merhamet et. Bana o canın cemalini göster; zira bana sonsuz ölüm geldi.

– Tecellinin cezbesiyle meczuba döndüm; yol eri nerde? Hemen uyandırsın; zira uykuyla ömrümü çürütüyorum.

– Hazinî, gör ki o doğru yol rehberi dergahta neler gördü. Başından geçenleri sen kendisinden dinle, ben ne söyleyebilirim.

Buyurdular ki; O ulu zatı arayıp sorarken birçok şeyhlerle karşılaştım ve onların silsilelerinin bostanları ve tarikatlarının reyhanlarından pek çok şeyi araştırıp içime yerleştirdim. Lakin niyet burnum terbiye kokusunu (onlarda) bulamadı. Ne zamanki o yüksek yaratılışlı pirin huzuruna eriştim;

(137 a)

(baktım ki) ayniyle, rüyada gördüğüm gibi, mendili mübarek gözlerine bağlamış ve zikreden müritler halkasının ortasında oturmuş, kıymetli bir yüzük gibi etrafa nazır, gönül neşesi Allah’dan gayrıdan kesilmiş. Sessiz bir Kaf dağı ve ihtilafsız bir Simurg; Anka yüzlü varlığın devlet kuşu. Merkezi ihata eder gibi dervişlerin kalplerinin alanını çevrelemiş. Talibler “Hayy” ve “Hu” çekmenin virdiyle başlarını yükseltmişler, nefy ve isbatı (eşyayı yok sayıp Hakk’ı gerçeklemek) zikredenlerin riya ve hevasının üzerine çekmiş; her birini Mansur gibi yokluk darağacına asmış; her dervişin azimet atı onun çabuk tertibiyle irfan meydanına sürülmüş; gurur ve kibir tozu onu görme ve nefisle savaş neticesinde silkelenmiş. Öyle bir göz sahibi ki ona yönelmiş gözetleyiciler onu görmede anadan doğma kör gibidir. O öyle bir incelikleri görücü ki benzerlikleri inceleyenler onun tedkikinden aciz.

Dinin kutbu, veli Şeyh Süleyman; gerçek bilgiye erişmişlerin öncüsü.)*

(137 b)

– İlim ve amelin her ikisinde de olgunluğa erişmiş; hem hal, hem kal (söz) kendisinde toplanmış,

– Görünen, görünmeyen iki denizin buluşma yeri; bunların her ikisi de kendisine açık olan. Semerkand, Buhara ve Belh’in şeyhi, iki dünyâ giysisini de üzerinden soymuş kişi,

– Tarikat mensuplarının isim yapmışı, mürşidi; padişahlar kafilesinin makbulü ve koruyucusu,

-Muazzam hakan, Hazret-i Ubeyd (bile) onun kapısının küçük kulu olarak avlanıp kaldı.

– Cengiz Han’ın boyu da ona boyun eğmişti, bütün Çağatay ulusu ona kul olmuştur.

– Şeriat ve tarikat onun sayesinde itibar bulmuştu; onun kapısının toprağı her milletin ba şına taç idi.

– Büyüklerin kalb ülkelerinin valisi; bütün uluların ulu şeyhi.

– Onun aşkı benim aklımı başımdan aldı; ona bağlılık gönlümü ve canımı istila etti.

– El almak için, gönül ve can sabırsızlığı ile, ağlayıp inleyerek hizmetkarlar safında yer almıştım.

– Umumî adâb ve adete uygun olarak, yüzümü herkesin ayağına sürdüm.

– Ağlayıp, feryad kopardım; gözyaşımı ciğer kanıyle karıştırdım.

– Bütün hizmetkarlar merhamete geldiler; benim için hepsi ihsana yöneldiler.

– Öyle ki, hepsi o kemal sahibinin kapısına benim halimi arz ettiler.

– Biatımın kabulü için herkes bana şefaatçi oldu ve yüz nağme ile ahitte bulundu.

201

(138 a)

Şeyhin cemalini görünce, heybeti ve kayıtsızlığı ile titredim. Dergah hizmetkârlarının yanına sığındım ve onlar vasıtasıyla gözüm yaşlı, gönlüm yanık olarak biat edip, el alma isteğimi arz ettim. Bu yakarışıma karşı yüzlerini çevirdiler ve buyurdular ki;

“Henüz biat ve el alma zamanı değil, zira henüz karşılaşmamız yenidir. Gece ve gündüz vakit ve saatlerin getireceği değişmeleri henüz görmedik. Henüz işin neşesinde; mümkün ve muhtemel ki gece ve gündüzlerin geçmesiyle onun halleri de değişip usanç yüz gösterecek. Bari boş yere bağlanıp kayıt altına girmesin; kapı, zarar görmeden ve yolundan dönme korkusu olmaksızın vazgeçmesi için açık kalsın. Ama eğer hizmet etmek isteyenler varsa işin sonunda belli ola”. Şükr ederek dergahın hizmetinde kaldım ve bari kovmasınlar diye hizmet kemerini canımın beline bağladım. (138 b)

Dergah sakinlerine itaat ve uymada hastabakıcılığı ve oradakilerin toprağı olmayı bile canıma minnet bildim. Gece ve gündüzler geçtikçe bende rahatlık ve huzur kalmadı; gün günden yanışım ve cezbem artıyordu. Kendi soy sopumu kendisizlik suyuna vererek (hiç kaale almayarak) bendde, aç, çıplak, oruçlu ve ayakta, gece gündüz Hz.Allah’ın -celali yüce ol sun- yakınlığını talep ettim. O feyzi bol ve şanı yüksek ocağın yanında, yöresinde benden daha hor, benden daha zelil kimse yoktu. Her nerede bir tokat yersem (vuranın) ayağının altını öpüyordum. Her kimden hakaret yarası alsam, karşılık vermek isteyen di limi isteğine erişmemiş damağıma çekiyor, belki güzel bir hediyeyle mukabele ediyordum . Öyle ki Buhara’nın halkı ve ileri gelenleri benimle yakınlaşma arzusu gösterdiler. İşlerime yardımda ve “hoşgeldin” demede gayret ve dua sahibi oldular.

(139 a)

Ve bana şefkat ve merhamet nazarı gösterdiler. Teveccühlerini yöneltmek suretiyle öyle bir yere ulaştırdılar ki el almaya ve biata layık oldum. Gitgide ilahi ilhamlar ve rüyalarla hallerim iyiye doğru değişti ve sevgilinin cemal güneşinin ışıkları ve şimşeği andıran parlayışları görme gözüme karşı geldi. Erre çekme cilalıyıcısı ile gönül aynası cilalandı ve zerre gibiyken aslımın güneşi ortaya çıktı, işim, usulüne uygun çalışmayla iyi sonuç verdi ve biat etme saadetinde sıra çabucak bana geldi. İçime doğan şeyleri ve rüyalarımı tek tek, (şeyhimin) şeref veren k-t-apısına arz ettim. Bazılarını tabir buyurdular, bazılarını bıraktılar, sükut ettiler. Bereketi bol erre zikri esnasında, Hz. Allah’ın feyzi ile bir defasında ileriye ileten bir rüyamda bir güneş parladığını gördüm; onun üzerinde siyah bir nokta görünüyordu.

(139 b)

O güneş ve güneşin çevresi kederli gibi görünüyordu. Sevinç bahşeden ve huzura erdiren şeyhin izniyle rüyayı arz ettim. El almamdan mutlu olarak; “Sana itaat edenler şüphesiz Allah’a itaat etmiştir. Allah’ın eli de onların eli üze rindedir” ayetinin biati uğur saydığına ve desteklediğine yordular ve beni kendisiyle bir arada bulunma mutluluğuna eriştirdiler.

-Ümit eden biri için, ayrılık sıkıntısı ve beklemeden sonra, sevgiliye kavuşma ümidinin yüz göstermesi ne hoştur.

– Sonsuz bağış hilali kuyudan çıkar, makama erer; külhanda yatıp kalkan kişi (bakarsın) kıy metli hilat giyer.

– Küçük karınca Allah’ın fazlıyla Süleyman’ın elindeki kudrete erişir. (Gün gelir) düşkünlerin eline padişahın eteği nasib olur.

Terbiye edicime, o güç sahibine biat etme saadetine erdim. Bu hidayetten ve velayet rütbe sini bağışladığından dolayı Allah Taala’ya hamd olsun. Nefs-i emmare askerinin isyanına karşı yardım ile (beni) destekleyen odur.

(140 a)

Kendi yanına aldıktan sonra (bir) kıdemliye buyurdular; “Bundan sonra divanenin

zikir halkasına girmesine yol verme; yoksa başını, boynunu kırar ve sarhoşlukla (ne yaptığını bilmeden) zikir çekenleri, arbede ve ağlayışıyle incitir”. Sarhoşluk ormanında; Zikrullah meydanında su gibi (metinde “ebr-var”) bulut gibi o kadar coşdu, aslan gibi o kadar kükredi ki ona “kükreyen aslan” lakâbını verdiler. Netice, hikmet gereğince, o, terbiye için mutfağın odun taşıma işine tayin olundu.

202

Bir balta ve bir ip omuzladı ve uzun ve meşakkatli bir işe düştü. Peygamber evladı ve makbul kimse olduğu halde bu düşkünlükten yüksünmedi ve hizmet kemerini sıkıca kuşandı, o kulluğa ayak koydu. Kendi varlığını, benliğini suya verdi ve koşuşturmağa başladı.

–                     Bu ormanda her aslan gezip tozamaz; böyle bir talebin derdiyle kükreyemez.

(140 b)

-Her kuş Simurg’la birlikte uçamaz. Her canlı nasıl sevgiliyle birlikte bulunsun?

Her iki günde bir Karagöl kasabası civarından bir sırtlık odunu sırtlayıp, feyzi bol mutfağa atardı. Buyurdular ki: “Tam 12 yıl boyunca o odun taşıma işinde dikkat ve gayretle çahştım. O uzun müddet esnasında giysi olarak üzerimde bit dolu eski bir kürkten, kemer olarak da urgandan başka bir şeyim yoktu. Yaz günleri perişan, arsız ve korkusuz idim. Kışları da iyi denecek bir şey giymiyordum. Ormana vardığım zaman bitin kalabalık oluşundan, yere geniş bir taş koyar ve üstten başka bir taşla vururdum. “Atılmış yün gibi” olan postun yünleri şafak renkli bit kanıyle boyanırdı. Mahrem yerleri bir bez parçasıyla örter, odun toplamaya girişirdim. Hazır olunca, o kan bulaşmış postu – ki havayla kurumuş olurdu- bir çubukla, kurumuş bitleri silkelemek suretiyle, temizler ve giyerdim.

(141 a)

Böyle yapmak da benim hiç arıma, namusuma dokunmazdı. Böyle giyinmek, çalışmak ve bu fakirlik libası benim övüncüm oluyordu. Akşam vakti yol yorgunluğu ile dergaha ulaştığımda bana tayin edilen kıdemli hadim emrediyordu; “Filan sufiyi gör; evinden sofraya gelecekti, yoksa sufiyi hazır hale getir”. Benimse; “yoruldum” demeye ne yüzüm ne de halim elvermiyordu. Sofrayı araştırır, hemen gider, o sufinin evinden haber alırdım. Ben ulaşana kadar hadim yemeği tamamıyla dağıtmış, sofrada birşey kalmamış olurdu. Ben aç, düşkün ve yorgun, kase yalamaya koyulurdum. Hakk’a and olsun ki 12 yıl boyunca çorba kasesi yalama dışında bir gıdam olmadı. Bununla birlikte bana asla bir bıkkınlık, keder ve o hizmette bir ihmal ârız olmadı; zira (gönüllü) bir köleydim.

-O bit dolu postu giymek, ne güzel bir hayattı.

(141 b)

-Ey gönül o kase yalamanın gü zelliğini gör.

– Feleğin çarkı bana, hedefe ulaştıran ip oldu. Şahlar kul gibi kapımda kase yalamada.

O çetin müddet boyunca zikrullah halkasına girmeme izin verilmedi. Hazret-i pir asla benim hallerim ve korkularımla ilgilenmediler. Subhanallah (bu nasıl iş!). Ben bu halden dolayı asla iç sıkıntısına uğramadım ve başımı tahammül yakasına çekip (sabrettim). Böyle geçen uzun bir süreden sonra bir gün (şeyh) hadim’den bu sabredenin halinden sordular: “Bundan 12 yıl evvel bir divane dergahın mutfak işi ve odunculuğuna verilmişti, ne oldu? Onun hali ve ahvali şimdi ne merkezde? O divanenin yanına git ve onu çağır.” Hadim, şükrederek durumu anlattı ve beni o mutluluk kaynağının huzuruna iletti. “Ah” edip “taksir” diyerek ve çığlık atarak dergahın toprağına düştüm.

(142 a)

Yesevî adeti üzre bana dönüp, Allahuekber diyerek, elini mübarek yüzüne çaldı ve şeyhlerin ıstılahı üzere merhaba yerine “aferin, aferin” dediler. Buyurdular ki; “Bundan sonra dergahın sucusu ol; ola ki bu hizmet diğer bir (manevî) temizlenme olur. Senin erre zikrini çekme yerin o küplerin dibi olsun. Ve bunu (gösterileni) aşma”

– Ne güzel yardım, ne hoş cilve ki bunca yıl (hizmetten) sonra, o makamı yüksek saki (şeyh) küpün altına soktu.

– Seni, sarhoşluk yaşantısının sofrasına çağırdılar, ney ve içki ile işret meclisine oturttular.

– Sakiyi beklemek ne zorlu bir iş. Sen içkiden arta kalan (acı) tortulara tahammül göster.

– Diri gönüllüler, talep yolunda neler gördüler, hele bir bak; bu fırka bu yolda nelerden geçti ler gör.

– Rahatlıkda tam aşk insana nasib olmaz.

(142 b)

Kutlu gün uzun gecenin karanlığının ardındadır.

203

Bu hizmette böylece ilerledim ve artık sakkalıkta koşturmağa başladım. Bir çöpü destilerin başına takıp omuzlarıma astım. Her küpü iki günde bir üç kere suyla dolduruyordum. İki şah küpü her gün dolup boşalıyordu. Birkaç yıl böyle geldi geçti. Hizmet bittikten sonra da küpün dibi dışında benim için zikir yeri yoktu. Günden güne derdim ve yanışım fazla laştı ve benim iyi olma elbisem ve beden kaftanım arınıp, tazelendi. Öyle kendinden geç miş, aklım yitirmiş haldeydim ki hiç bir akıllı bu halin iç yüzüne erişemiyordu. Hiç bir derviş de bütün işlerin başı olan bu feyizli işin sırrına vakıf değildi. Nihayet bir gün zi kirde ciğer yakan bir “ah”la, öyle bir tarzda cezbeye düşüp, taştım ki dergahın örtüleri diz darbeleriyle tek tek yırtılıp, lime lime oldu. “Hay” ve “Hu” diyerek, diz vurarak zikr usulünce ve can yangınıyla, ben divane, sarhoşlukla, zikredenlerin ortasına çıkagelmişim.

(143 a)

Öyle ki benim dizlerim o Rahman’ın hazinesi olan Hazret-i Aziz’in dizlerine değdi. Benim, o taşkınlıkla iradem elimden çıkmıştı. Emrolunduğum o yerden halime vakıf oldu. (Şeyh) buyurdular ki; “Bu divane nasıl buraya kadar geldi”. Haber verdiler ki;

“Memur edildiği küplerin altından, erre zikrini çekerken, diz vurarak, iki dizi döşeme kerpicini zerre zerre yapıp geldi. Bu divane, kendi piriyle (sizinle) diz dize gelinceye kadar dergahı viraneye çevirdi; döşemeleri harab etti, yani yapacağını yaptı”. (Şeyh) büyük bir öfke ve azarlamayla buyurdular ki; “Çabuk onu ayağından baş aşağı asınız ve harap ettiği döşemeyi düzeltene kadar onu dövünüz”. Bunun üzerine gayretli görevliler hemen beni kaldıra kaldıra bir dara çektiler ve baş aşağı astılar. Öyle dövdüler ki derdli iniltim (143 b) şehri, köyleri doldurdu ve memleketi tuttu. Allah’ın kulları dergahın eşiğine toplandı lar. Birden bu hal bir hayır sahibinin gönlüne tesir etti ve o beni kurtardı, o kırık döşe meyi onardı. O hayır sahibinin, vadolunmuş bir gün olan ahiretteki işleri de -Resulullah ve şerefli soyu hürmetine- böylece onup, bitsin!

– Hayır sahibi ve cömert, ahiret gününde, Allah’tan Firdevs makamı ile mukabele görür.

– Özellikle, tarikat yolunun gönlü kırıklarına, hayırda bulunanlar, yakıcı ateşten kurtuluşa ererler.

– Hakk yolunun derdlilerini okşa, yahut Hakk hastalarının ciğerini sağalt.

– Ey zengin, (böyle yap ki) Hak da seni okşasın. Öyle ki, Hakk’ın muhtaç kullarına yaptıklarından dolayı sen de aziz olasın.

O yıl kıtlık ve sıkıntıdan mutfak zora girdi. Şeyh buyurdular ki; “Bu sufiler bize ‘padişah’ ve ‘hocam’ diyerek toplandılar ve yalan da söylemediler. O halde bu bağlılardan bir canı sat mak lazımdır ki mutfak masrafı olsun; böylece bu şiddetli sıkıntıdan kurtulursunuz.” Bu ben divane kendi nefsimi kulluğa teklif ettim. Makbul (144 a) gördüler. Sevinçle, çabucak esir satılan pazara gittim. Beni Mervli bir tüccara sat tılar. O bir kervanla seyahat ediyordu. O tüccar beni Merv memleketine götürdü. Nice yıl onun köleliğinde kaldım. Aniden babam Seyyid Cafer’in -Allah kabrini nurlandırsın- müritlerinden biri, bu divaneyi o dergahdan ve Buhara’dan arayıp sorarken, nihayet Merv şehrinde buldu ve “ah” edip inleyerek sarıldı. Mervli tüccarın bu hal ve maceradan haberi oldu. Beni serbest bırakıp, Buhara tarafına yöneltti.-Allah mükafatını versin- Böylece o ulu azizle ulaştım. O asılma ve satılma, bu divane için iki dünyada (şerefle) başını yük seltme ve hürriyet sebebi oldu.

– Asılması, Mansur’a, Hak katında şeref ve kıymet sebebi oldu. Aşk dârının “Ene’1-Hak” diyicisini öldürmek nasıl bir oyun olabilir?

–                     Ey genç, pirlerin kapısındaki kulluk hürriyetten daha iyidir. Hakk’a and olsun, pir yolunun gamı bile sevinç sebebidir. (144 b)

– Müritler kendi pirlerinin yolunda neler gördüler, bir bak! Gör ki, tarikat pirlerinin yolunda neler görüp, geçirdiler.

– Gül ve meyve bahçesi zamanına (bahara) kadar, kış mevsiminin sıkıntısını, gelip geçtiğini duymaz.

204

(Diğer taraftan) o, gül ve reyhandan ötürü kokulanıp, sevinç de duymaz.

– Gönül çalan sevgililerin köyüne gönül vermek ve orada sabit olmak lazımdır. Gönül rahat lığı olan sevgiliye kavuşmak için gerekirse baş ayak yerine kullanmalıdır.

– Aşk diyarında istikamet, doğruluk üzere olmalı. Ancak istikamet sahibi aşık sevgiliye la yık olur.

– Dalgıç denizin sıkıntısını tadar, tufanın acısını yutar ya, sonunda avucu sadef gibi inci mer canla dolar.

Ardı ardına inen tecelli ve keşiflerden sonra, bende, o rüyalara karşı bir aşk ve alaka peyda oldu. Bir gün Hz.Pir yalnız idiler. Buyurdular ve bu manasız divaneyi (beni) çağırdılar ve dediler ki; “Otur ve içine nazar et; bakalım bu nefesin zahirinde (?) dışarıdan buraya ne geliyor? (Bilirsen) okşanmaya (145 a) layık olursun”. Murakabe ettim. Gördüm ki bir kocakarı, dokuz ekmek, bir sultanî gümüş para ve iki omuzu çıkık besili bir öküzü nezre getirmede. Gördüğümü olduğu gibi arz ettim. (Kadın) anında geldi ve anlatılan nezirleri teslim etti ve hayır dua alıp gitti. Ben zavallı divane, bu türlü bir rüya ayniyle zuhur etti diye seviniyor, bunu, sevinç ve huzur sebebi olacağına yorarak, bekleyip oturuyordum. Aniden şeyhin kapısında bir karışıklık gördüm ve perişan talihimden dolayı kendimden geçtim. Emrettiler ki; “Bütün bu öküzü ve ekmekleri ye ki senin aç nefsinin mükafatı budur.” Döve döve bütün bunları yedirdiler ve dediler; “Dervişe yakışan göklerin ötesinden haber vermesidir, alçakların alçağından değil; bu ise açlık alametidir. Bu düşkünlük ten geri dön, yükseklere yönel; Aziz ve Celil olan Allah’a ait ruhanî feleklere nazar et, ta ki ona layık olasın”.

(145 b)

– Ruh doğanı değilsen, fare yiyen nefis çaylağısın. Bu sebeple bu çaylağa benzeye nin şah ve vezirin üstünde olması uygun değildir.

-Kimlik zirvesinin tepesine senin hüma olman lazımdır. Civciv ve çıgzay(?) padişahın avına nasıl layık olabilir.

Tenbih edip düzelttiği üzre işimde terakki ettim; melekût alemine hazır ve nazır oldum. Git gide manevî derecem artıp Allah’a yakınlık husule geldi. Yaratılışımda mevcut olan Celal sıfatı, günahkarı öldürme, inatçıya ve düşmana öfke gibi huylarım şeyhimin yüksek himmeti ve benim de sürekli gayretimle değişti ve Cemal güneşine ve fakr düşkünlüğüne meyl etti. Nihayet birkaç yıl sonra, benim seyyidliğim şeyhimin mübarek kulağına erişti ve Hz. Peygamber soyundan olduğumu öğrendi. Mazeret beyan ettiler ve;

“Niçin soyunu gizledin, kendine zorluk ve bize sitem kıldın. (Söyleseydin) eğitimin için seni layık olduğun bir tarzda çalıştırırdık ve seni bu horluk ve düşkünlüğe (146 a) bırakmazdık; zira bu, seyyidliğin şerefine uygun ve münasib değildir” . Ben köle, bu tarzdaki mazeretten öyle bir hale geldim ki kendimi hâkirane yere attım ve (mahcubiyetin) hararetiyle eridim. (Zira) bunca vakit ve saat hep yokluk yolunda gayret etmişken eyvahlar ol sun ki hala alçak nefsim ve erlik suyu (ile övünme) yok olmamış ki (şeyhim) hala ondan dolayı (benden) özür diliyor. Ağlayıp inlemeye başladım ve gözyaşı ile dedim ki; “Ey padişah, bu yitip gitmiş divanenin ne haddine ki sultanının kendisinden özür dilediğini görsün. (O divane) bu dergah sakinlerinin ayak toprağıdır ve onların önünde de elsiz-ayaksızdır, bu dergahta ona seyyidlik iddiası ve şerefi yaraşır mı?” O zaman o hoş gönüllü (pir) sevinip dediler: “Aferin, incinip gönlün daralmasın; sen soy ve benlik tutkunu olan lardan değilsin”.

–                     Onun iltifatıyle canım teselli buldu. Seyyidliğim de, şerefim de onun idaresindedir. (146b)

-Mürid damla gibi pîr’in denizinde yok olmalı ki çevresini kuşatan şeylerden kurtulsun.

– Özelliği alçaklık olan nefsin zahmetinden geç. Allah’a yaklaştırıcı (şeyh) gibi, alçak ma kamdan geç (yüksel).

205

– Doğunun ve batının resulü, iki cihanın peygamberi alçak dünyadan geçti, cennetleri aradı.

– Ey Hazîni acizlik, miskinlik, kalb hüznü, fakirlik ve kendini ifna ile cennet yolunu ve

Allahın tecelli Tur’unu ara.

-Hazreti Seyyid Mansur’un, o meşhur Şeyh Gaznevî’nin kapısındaki mücahedesi ne güzel bir mücahede.

-Herkes, müridlik usulünü ondan öğrendi ve fakr çerağı ta haşre kadar onunla parlattı.

-Ahmed Yesevî’den ta Hazret-i şeyhe kadar, hepsi, fakr ve fena hususunda kutup özellikli rehberlerdir.

– Fakr mesleğim seçmiş riyazet çekenler ve mücahitler; (147a)(ki onlar) ta kıyamet

gününe kadar ariflerin öğretmenleridir.

– Ahad olan Allah’ın cezbesiyle, dirilip kaldırılma ve kavuşma gününe kadar bizim yolumuz fakr ve fena hususunda devamlılık arz eder.

– (Onlar) akıl ve nakille iş tutmazlar, kavuşma yolunda yürürler. Fer (asıl olmayan) ile yol dan geri kalmazlar asla doğru giderler.

Bu tarzda 18 yıllık bir riyazetle yokluk makamının sonuna erdi ve halife oluşunu şek ve tar tışmadan kurtardı. (Şeyh) irşad beratını yazıp buyurdular ki; “övünç kaynağı Buhara çevresi bizimdir; onun dışında, Türkistan sınırından ta Hindistan hududuna kadar olan yer sana verildi. Allah’ın kullarına manevi tasarrufunu göster ve bizim yolumuzun izni ile ta lihlerin kalb ülkelerini aç. Eğer bir talih bulursan terbiye et, senden üstününe rastlarsan hizmet eyle. Bu dünya, anlatma, dinleme ve gücü olanların tasarruf mahallidir. Şerîati iyi gözet ve tarikat üzre sağlam ol; ta ki hakikatten berhudar olasın.” (147 b) O sevgili üs tadın irşadından sonra dizginim bırakılmadı ve hür bir köle oldum. İşimi arz için, seçil miş büyük hoca, yani Hazret-i Hace Nakşibend’-Allah sırrım takdis etsin- in feyizli me zarını ziyarete gittim. O, zamanının ulusunun ruhaniyetinden yardım beklerken aniden güzel libaslarıyla göründüler. Önüne gidip, ziyaret ettim ve işimi arz ettim. Seyehate işaret buyurdular. Ben aile sahibiydim ve fakirdim. (Yine de) uymaktan başka bir çare yoktu. Hazret-i şeyhe veda ettim, inleyerek, coşarak kur dokuma ve kaşık yontma alet ve edevatının sandığını omuzuma aldım; geri kalan ev eşyasını da hatun sırtına sıkıca bağ ladı ve yola koyulduk. Ne binit teminine ne de kiralamaya elde güç yoktu. Günler geçti ve Belh’e gelindi. Nice gün geçti (manevi) bir kapı açılmadı, Şıbırgan’a yöneldik. Yine yük sırtımızda çetin menziller geçildi. (148a) Nihayet bir kasabaya inildi. Onun cami­inde üzerimize farz olan namazı eda ettikten sonra birden tahammül ülkesine bir sarsıntı ve karışıklıktır düştü. Sakınmaksızın bereketi bol ve esrarı çok (şeyhin) telkinini yap tım, zikrini çektim. O yanlış ve yaralı halden çıktığım zaman, çevremde bulunan kafası karışık ve gafillerden birkaçı bana düşmanlık gösterdiler. Dört kişi beni, çaresiz kıldılar;

ellerime ve yakama yapışıp, yumruk vurarak çeke çeke beni kasabanın nakip ve müfettişinin yanma götürdüler ve (dediler ki): “Bu nahiyenin şeyhlerinden izinsiz nasıl şeyhlik yaparsın ve karışıklığa yol açarsın”. Dedim: “Ey dinsiz ve edebsizler, üstümden elinizi çekin; zira ben peygamber evladıyım ve Hakk’a ermiş mürşidimin temsilcisiyim. Gerçi sizin yanınızda hakirim ama korkun ki gayûr bir şeyhin müridiyim. Size kötü mîzacınızdan dolayı bir felaket gelecek ve yapdığınızın karşılığını bulacaksınız. Kim bu kuv vetli rüzgarla düşmanlığa kalkarsa öyle yere serilir ki kıyamete kadar kalkamaz” (148b) Bu çekişmeden bir hafta geçmemişti ki o eziyet eden dört kişiden birini hırsızlık suçuyla suçladılar ve elini kesdiler. Birini sapıklık ve rafızilik ve (sahabeye saygısızlık) isnadıyle minareden aşağıya attılar, taşladılar ve yaktılar. O hayırsızlardan birini darağacına çektiler.

* Ahmet Yesevî hikmetlerini okumaya da “telkin” denir.

206

Diğerinin de kanını celladın kılıcıyle yere döktüler -Allah korusun-.

– O sarhoş Seyyid’in keskin kılıcı alçak yaratılışlı edepsizin başını ufaladı.

– Ormanın erkek arslanına pençe vurma (ya kalkma). Hak erlerine her kadın nasıl ulaşabilir?

– Aslan üstüne saldıran tilkiler ona vurdukları pençeleriyle kendi kanlarını yere saçar.

– O aslan bu ormanın kaplanı gibi her fikrin vakıfı ve bilicisidir.

– Her nereye kahr ile pençe vurursa yaralar ve ona zehrini kusar.

– Onun öfke zehri onun üstüne öyle atılır ki dağ bile olsa su gibi erir.

– Onun zehrine karşı hiçbir panzehir yoktur; hiçbir sulh onun kahrına aşina değil.

– Velilerin dayanağı olan Seyyid Mansur, O Hak nuru, Allah’ın aslanı ve kılıcı idi.

– Çevresinde kim ona düşmanlık beslerse, tutar onun damarını çıkarır.

O gayur (gayretli) Hazret-i Seyyid Emir Mansur Kaşıktıraş -Allah onun sırrını sevinçle tak dis etsin- (149a) karısının iffetli kızkardeşinin Kötü el (?) diye meşhur olmuş Pâbusi isimli bir kocası vardı. Birgün günah meclisindeyken karışık aklının kulağına, Seyyid Kaşıktıraş’ın o kötü yaşayışlıya bakarak karısına şöyle dediği çalındı; “Kızkardeşinin evine gitme, çünkü kocası fâsıktır. Eğer benim iznim olmadan onun evine gidecek olursan seni çok incitebilirim bu da seninle ayrılmamıza sebeb olabilir”. Bunu işiten o ayyaş elinde bir kılıçla ve öfkeyle atını o mahir kişinin kapısına doğru sürdü ve çirkin hakaret lerde bulundu. O gayretli şeyh hazretleri elinde bir el değneğiyle geldiler ve o lanetlen mişi kapısından uzaklaştırdılar. Bu çekişme memleketin valisinin kulağına erişince (olay) hoşuna gitmedi. Onun boynunun vurulmasını emretti; ta ki azalmış serkeşler bundan ibret alsınlar ve neye layık olduklarını bilsinler. O sırada valinin yanındakilerden birisi (149 b) cellattan, (o şakinin) eli ve boynu bağlı olarak Seyyid’in -Allah onun aziz sırrını takdis etsin- yanına iletmelerini istedi. Şeyhin gözü bu mücrime dokununca suçunu bağışladı. Hilatler giydirdiler ve özür beyan edip onu serbest bıraktılar. Fakat geçmiş büyüklerin ruhları o pis işliye öyle bir ceza verdiler ki bu zamana yadigâr kaldılar. Bir gece yatağında onu parça parça kıldı. Defnedildiği zaman toprağından onu çıkardılar ve üzerine odun, zift ve yağ döküp ateşe verdiler ve külünü yele savurdular. Bu feyzi bol hanedana karşı edepsizliğin ve ona hakaretin en küçük cezası budur.

– Edepsiz bir yaktı ateş; onun içinde kendisini cayır cayır yaktılar.

–                     Yıldırım, şule dolu o ışık madeninin (ateşin) korkusuyla dünyanın üstünü her an döver.

Bundan sonra Hazreti Şeyh o kasabadan yola koyuldu. Feyzi bol Şıbırgan şehrine emniyet içinde ulaştı. Dediler ki; (150a)” O kasabada ikamet ettim. Gündüz kaşık yontma pazarındaki dükkanda, geceleri kur örme işi ile geçiyordu. Sonra kış ve halvet günleri geldi. Bu işle meşgul oldum. Önce bu çevrenin en büyük alimi olan Mevlana Mestî-i Karlistani (?) gelip el alıp biat etti. Bundan sonra silsilemize büyük bir ilgi başladı ve Yesevî yolu nizam ve intizama kavuştu. O şeriatta fazıl, tarikatte kamil olduktan başka çabucak hakikatte de devrinin mükemmeli oldu. Onu irşad ettim ve diğer dervişlere ona uymalarını emrettim. O civarda meşhur şeyhlerden oldu. Belh sultanı Ebu’1-feth Pir Muhammed Han da ondan el aldı. Bu kasabadan gönlümü çekip Türkistan’a doğru yola çıktım; ta ki Allah’ın kulları bu yola gelsin”. Ve yüzünü Hind’e, Hıtlan, Bedehşan ve Talkan vilayetlerinin fethine çevirdi. Kunduz’a erişince orada, o mahdum ve mücahit, (150 b) Kübreviyye tarikatinin büyüğü Mevlana Muhammed -Allah rahmeti üzerine olsun- ile karşılaştılar. Aybek kasabasının hakimi, şeyhi Aybek’e götürdü ve meclis ku ruldu. Hazreti mahdum zahid Mevlana Muhammed marifette kendinden geçmişti. Hazret-i Seyyid -Allah onun aziz sırrını takdis etsin- (onu) dinliyordu. Birden tasavvuf hususundaki sözlerinde bir aykırılık zuhur etti. Seyyid o hale vakıf oldu ve acaib bir nara attı. Buyurdular ki: “Hey divane halt ettin, kendine gel” öyle bir heybet gösterdi ki söz konusu mahdum dilsiz kaldı, böylece meclis sessizce bitti.

207

Bundan senelerce sonra bu fakir ve hakir o Kübreviyye (şeyhi) mahdumla Belh şehrinde bir araya geldim ve Aybek kasabasındaki meclisden bahsedip Seyyid’in “Hey” diye nara atmasından bahsettim. Hazreti Seyyid’in üstünlüğünü itiraf ettiler ve “merhaba dediler. Dediler ki: “O Şeyhin zamanında Belh şehrinin Kübreviyye, Nakşibendiye, Aşkîye ve Yeseviyye şeyhlerinin hepsi bu fakirin dost ve bağlıları (151a) idiler. Onların herbiri, o Seyyid’in gelmesinden sonra onun hayranı ve övücüleri oldular ki anlatması uzun sürer”. Sevinçli Hisara geldiğinde. Cengiz Han gibi asker çeken biri olan Ebu’l-Muzaffer Hisarî Muhammed Sultan Kulga Han bin Hamza Sultan hüküm sürüyordu. O, gönül alan ve fakirleri kollayan bir padişahtı. Hazret-i Seyyid’i ziyaret etti. Niyaz dolu temiz bir gönülle erişti ve rica etti ki; “Bir memlekette velilerin varlığı meşale mesabesindedir; zira günah ve bidatleri def ederler ve halkı ibadet ve taat aydınlığına iletirler. Siz de memleketimizin çerağı olunuz”. Seyyid cevap olarak buyurdular ki; “Eğer sen bizi şeyh kılarsan, oluruz”. Sultan sordu; “Benim elimden ne gelir ki, bizzat kendim nefs-i emmarenin esiriyim. Sizi ise Allah şeyh kıldı. O ki mutlak kudret sahibi ve Hakk’ı icra eden Allah’tır” (151b) Hazret-i Seyyid buyurdu ki; “Evet, söylediğin gibidir. Ama bil ve anla ki, Hakk’ın şeyh kıldığını Hak’dan gayrısı bilmez. “Gök kubbesi altında velilerimi benden gayrısı bilmez” (buyurulmuştur). Sen kimi şeyh yaparsan herkes bilir ve itaat eder, zira “insanlar meliklerinin dini üzeredir” sözü haktır, doğrudur”. Sordu ki; “Ben,nasıl şeyh yapayım” Buyurdular: “Her nereye at sürsen önce bize uğra ve her nereden gelsen önce bize gel sonra evine git”. Can u gönülden kabul etti ve bu fermana uydu. Hazret-i Seyyid orada ikamet ettiler. O (Padişahın) hareketi bereketiyle memleketin halkı ve ileri gelenleri de tam bir samimiyetle tevbe edip el almaya koştular. Sevinçli Hisar memleketi arifler yatağı oldu, nice dervişler halifeliğe eriştiler ve irşad buldular. Bunların her birinin hallerini anlatmak çok uzun sürer ve her birinin kerametlerini anlatmak bu risaleye (152 a) sığmaz. Bu fakir onların içinde korkunç bir hastalığa tutulmuştum ve beş* ay yatakta kaldım. O sırada ben hastanın yaşı yirmi üç idi ve tabibler şifa bulmamdan ümidi kesmişti. Aniden o Hazret ziyarete çıkageldi ve buyurdular ki: “Nasıl o kutb makamının sahibi Şeyh Hadim, Şeyh Cemaleddin’i -Allah her ikisine de rahmet etsin- bizzat kendisine ayırmışsa sen de bizim sevdiğimizsin. Bil ki, ömrün, sonuna gelmişti, ama Hak Taala’dan takdir-i muallak (henüz gerçekleşmemiş takdir) ile kırk yıl daha vermesini istedim; sana kırk yıl daha ömür bağışlandı”.Hemen bir nefes içinde sıhhat buldum. Şimdi, -hamd Allaha mahsustur -yaşım altmışı geçti ve o azizin -Allah onun aziz ruhunu rahatlatsın- nefesinin bereketiyle ömür süremin sonuna saadetle ereceğimi ümid ediyorum. Nazm.

– Sevinçli Hisar o irşad sahibi sayesinde, beldelerin en hayırlısı ve mürşitler kaynağı oldu.

-Ordaki meyhaneler mescide çevrildi; bir çoğu din yolunda çok cidd ü gayrete koyuldu. (152 b)

-İstekliler riyazetlerini çektiler ve onun sayesinde her biri arzusuna erişti.

Harzem’in Huyuk kasabasında, Kübreviyye’den Hace Muhammed Leng diye bir şeyh vardı ki diğer tarikatlerin her biriyle kavgalıydı. Mücahid fakat mutaassıp bir adamdı. Bezmi tarikatine (?) mensup muteber mahdum Şeyh Hüseyin el-Harezmi -Allah her ikisine de rah met etsin- onun halifelerindendi ve sufilikte derin biriydi. Şeyhin yaptıklarını araştırıyor ve rahat durmuyordu. Asker ve emirlerin çoğunun onunla bir sırrı yahut açığı vardı. Hazret-i Seyyid onunla görüşmeye gittiyse de razı gelmedi ve her yerde şeyhle mücadele den, hakkında ileri geri söylenmekten geri durmadı. Sonunda Hazret-i Seyyid’de bir dalga lanma oldu ve dediler; “Bu nasıl bir dava ve kavga; her an herkesin ağzına düşmüş, uza yıp gitmiş. En iyisi ikimizi de ateş dolu fırına atsınlar, kim zarar görmez, kurtulursa şeyh o olsun”.

* Metinde üst üste “penç” ve “şeş” (altı) yazılmıştır.

208

Bu söz o mahdumun ve oğullarının kulağına erişince hoşlarına gitmedi ve ;”Bu Mecusilere yakışan batıl bir söz” (153 a) (dediler) Tenkit için gelip sultana haber verdiler. O da bir müfettişi, araştırma için gönderdi. O, Seyyid’e sordu; “Fırına girme sözü ne demek oluyor?” Buyurdular ki; “Fırından kasıt mücahede ehlinin sıkı halvetidir ki o, keramet iddiasındaki herkesin imtihan yeridir. Yakıcı fırından kasıt Hakk’a yakınlıkdır; yoksa her dinsizin gübre yaktığı fırın değil”. Müfettiş çok beğendi ve sultana iletti. Bu olgun cevap mahdumun kulağına erişince dedi ki; “Bu söz uygundur”. Her iki iş üstadı halvet fırınına girdiler. Bunlar birbirlerine müteveccih oldular on (gün ?) sonunda Hazret-i Seyyid rüya gördüler ki biri deveye binmiş, ağır bir yük ile Cemceme (=bataklık?) de başı aşağı gidiyor. Yukarı çıkmak istedi, Hazret-i Şeyh Süleyman -Allah onun aziz ruhunu takdis etsin- yetişip men ettiler, o çamura tamamen battı. Dervişlerden her biri bir rüya gördüler ki, hepsi helake işaret ediyordu. Cümleden (153 b) şeyhin hadimlerinden Hace Külal-i Kâseger dedi ki; “Seyyid Mest hazretlerinin gittiğini gördüm; bir atlı yolunu kesti. “Bu Şeyh Harezmi’dir” dedim. Kürkünün eteğinin altından bir balta çıkarıp onun başına doğru salladı. Onun baş kasesi yerinden fırlayıp havaya doğru uçtu ve yere düştü. Öyle ki Şeyhin kürkü kana bulandı. Su getirip iyice yıkadım.” Diğer bir sufî de dedi ki: “Şeyh Harezmi’nin dergahı yıkıldı; fakat onun kemeri aniden duvar üstünde ayakta durdu.” Üstad şeyh buyurdular ki, meğer onun hanımı hamile kalmıştı, bir çocuk doğuracaktı ki öldü. Bütün tabirler böylece şah kemerinin yıkılışını söylüyordu ki cenaze salası okunduğu işitildi. “Hüküm, Vahid ve Kahhar olan Allah’ındır” Hazret-i Seyyid Müracaat Ayetini okudular “Biz Allah’tan geldik ve ona dönücüleriz” ve onun cenazesinde hazır bulundular. Halkın bağrışmaları yükseldi ve o memleket şeyhin tasarrufuna açıldı.(154a) Soy ve sop cihetiyle Hazret-i Peygambere mensubiyeti dindar sultanların ve İslam’a hizmet eden fazılların hasını ve avamını Şeyhin tasarrufu altına soktu ve Yesevî silsilesi o memlekete tam olarak hakim oldu. Erkek, kadın, çocuk ve büyükler o benzer siz kutbun dergâhında erre zikriyle meşgul oldular, ahali ve idareciler başlarını o eşsiz (şeyh)’in yüksek dergahının eşiğine koydular. O cümleden olarak bütün faziletlilerin mer kezi, güzel hasletler sahibi, din yollarının yokuşu, yakîn ilmine ulaşmış Hüccetü’1-İslam Mevlana Mııhammed Emin el-Kadî bin Mevlana Davud el-Hisarî -Allah her ikisine de rahmet etsin- tam bir ilgi ve alâkayla (şeyhin) çok yakını oldu ve gün gün, saat saat hizmetini, iltifatını arttırdı ve emre amade oldu. Tekrar tekrar ısrarla el alıp, bağlanma ricasında bulundular. Lakin Hazret-i Şeyh onu müritliğe kabul etmede ihmalkâr davrandılar ve buyurdular ki: “Böyle itaat yolunda olmanız sizin için el almaktan iyidir, bununla yetininiz. Ta ki kudret sahibi ve herşeyi bilen Allah’ın takdiri zuhur etsin ve size el alma saadeti, hangi (154 b) tarikatte mukadder ortaya çıksın, İnşallahu Taala ” Sabır ve razı olma hususunda onunla sohbet ettiler. Nakşibendiyyenin büyüklerinden o kalbi uyanık mürşit Hazret-i Mevlana Lutfullah -ki kolaylık yolunun önderi Mevlana Hacegî Kasanî’nin halifelerinden idi-Allah her ikisine de rahmet elsin- müfessir, muhaddis ve ulu bir zat olup sevinçli Hisar şehrinde şöhret kazanmıştı; Hazret-i (Seyyid) söz konusu kadıyı terbiye ve el alması için bir an bile tereddüt edip duraklamadan o nurlu pire teslim ettiler. Nakşıbendiyye kapısında biat ettiler. (Biatten) bir kaç gün sonra hila fetten hisse aldılar ve sohbet ve meclis için şeyhlik seccadesine geçtiler. Hazret-i Seyyid’in kulağına o kadı’nın halifeliği haberi erişince buyurdular ki; “Bizim gecikdirmemizin sebebi buydu”. Denmiştir ki;

-Hak erleri her ne buyururlarsa hakdır. Mânâ erine hak sözünden çok revnâk vardır. Sonra söz konusu Mevlana Hazretleri Hisar memleketinden çabuk çabuk Semerkand’a gittiler. Ve onunla Şeyh Hüseyin el-Harezmî arasında anlaşmazlık ve şiddetli düşmanlık ortaya çıktı, öyle ki Sultan Said Han Mevlana Hazretlerine uygun olmayan bir taarruz ve ikazda bulundu.

209

Bu düşmanlık alemde öyle yayıldı ki salihler bundan nefret ettiler.* Seyyid Hazretlerinin -Allah sırrını takdis etsin- Kadı Muhammed’e el vermekteki ihmalinin hikmeti de böylece ortaya çıktı. O diyarın sakinleri yeniden O büyük Seyyid’in itaatine geldi ve o şanı yüce Şeyhi seçtiler. Ve Sevinçli Hisar’ın müridleri ve seçkinleri yeniden kulluk kemerini bağladılar ve Yesevî silsilesine bağlılıkları arttı. Çoğu tekke ve dergahlarda cezbeli, sağlam ve vefalı birer yol eri oldu -Allah aziz sırrını takdis etsin-.(155 a) Ve o şehirde bu fakirin o Seyyid Hazretine bağlılığı gerçeklik kazandı. (Beni) irşad ettiler. O memlekette üç halife daha irşad edildiler ki her biri zamanının teki ve bağlılarının başları idiler. Türkistan’da Hz.Şeyhü’l-meşayih (Ahmed Yesevi)’nin ruhu ile görüştüklerinde buyurdular ki:” Çağatay padişahı Semerkand’ı ele geçirmek istiyor; ama büyüklerin ruhları razı olmadı ve onu Hindistan’a havale etti. Hindistan zaferinin bir alâmeti olmak üzere mezarımızdan bir alem al ve ona götür” Seyyid alemi aldı (ve peki deyip) döndüler ve Semerkand’da adı geçen olgun fikirli hadim Hace Külan-ı Kâseger’in evine indiler. Ebu’1-Gazi Abdüllatif Han’ın saltanatı zamanıydı. Rukiye hanım isimli büyük hanımını bir oğlanla ve incilerle Hz.Seyyid’in huzuruna gönderdiler. Hz.Piri ziya ret için halk Semerkand’a akın etti. Bir gün gördüler ki kaldıkları evden bir kadın bir ko yunu dışarı götürüyor. O hadimden sordular (155 b) ki: “Senin evinden çıkan bu kadın kimdi ve bu koyun neydi?” Dedi: “O kadın benim karımdır ve o koyun Şah-ı Zinde’nin mezarına niyaz olarak sunulacak koyundur”. Hazret-i Şeyh gazaba geldiler ve dedi ler “Ey bedbaht, zannediyordum ki dünya ve ahirette zinde (diri) padişahın biziz ve senin fakirliğin ve varlığın bizedir; meğer yanılmışız. Biz senden de hane halkından da geçtik”. Allah korusun, Allah korusun birkaç gün geçmedi ki (o adam) fasık ve yolunu sapıtmış lardan oldu. Nazm:

– Sakın şeyhlik ve müridlik adabını bozan bir mürted olma ki lakâbın Yezid’e döner.

–                     Kim bu caddede samimiyetle koşarsa, bir gün bakarsın Şeyhin kucağına erişmiş.

Hazret-i Şeyh bir gece yarısı kayboldular. Yayan ve ayağında terlikle evinden çıkıp aceleyle Sebz şehri etrafına varmışlardı. Gördüler ki birini bağlayıp götürüyorlar. Hazret-i Seyyid’in uyuyamaması meğer buydu ki o reddolunmuş mürid ve hırsıza iyiliği erişsin. Sordular: “Siz kimlersiniz (156 a) ve niye bunun boynunu bağladınız?” cevap verdiler:

“Biz gece bekçisi ve cellatlarız, bu da hırsızdır. Şebz şehrinin valisi onu bugün bu Hace Ilgar kasabası pazarında boğazından asmamızı emretti”. Hazreti Seyyid validen onun ba ğışlanmasın istedi ve çoluk çocuğu ve malını kurtardı. (O da) tam bir samimiyetle mürit oldu ve ömrünü kullukla geçirdi. Hazret-i Seyyid -Allah aziz sırrını takdis etsin-‘ in him met ve terbiyesi ile olgunlardan biri oldu.

Nazm:

– Dergahından çıkardı da onu fasık etti. (Sonra) onu o günahtan çıkardı ve aşık kıldı…

– Mürşide niyaz etmeden, rüzgar gibi uçsa bile müridin yüz fidanı bir anda hazan gibi solar.

– Müridlik yolunda aklını başına al; ta ki haşhaş gibi saçılıp gitmeyesin.

– (Şeyhi) dünya halkıyle ve kendinle kıyaslama;(156 b) o, kudret elması ve kudret kılıcıdır; belki Kahraman’ın ta kendisi.

– Gerçi senin gözüne beşer suretinde göründü ama o içe ait özellikleri bakımından başka bir varlıktır.

– Yiyip içmesine bakarak onun veliliğinden gafil olma; ki o Allah’a yakınlıkla arşı döşek edinmiştir.

* Buradan “Takdis etsin” (155 a) diye biten cümleye kadar ki kısım metnin kenarında bulunuyor.

210

– O, güneşe, arşa ve yeryüzüne zelzele verir. Cin ve melek bile onun cilvesine karşı baş eğer.

– (Bunları) iyi bil ki kimse (sana) “mürşidin kovduğu kimsedir “demesin.

– Onun çağırmasına ne gece bekçisi, ne inzibat memuru bir şey diyemez. Şıbırgan kasabasına o zafer alâmetli alemle girdiklerinde söz konusu aşk sarhoşu Mevlana o alemi kalenderlerinkine benzer görüp eleme düştü. Yine de karşıladı ve piri parlak bir meyve bahçesine konuk etti. Tut mevsimiydi. Tut toplamak istediler ve bir bohça hazır ladılar. Meclisteki herkes o hizmeti görmek için ayağa kalktılar .(157 a) Sözkonusu Mevlana ise, üzüntüyle havuz başındaki bir sofaya çekilmişti. Hazret-i Seyyid -Allah sırrını takdis etsin- onun üzüntü ve keder dolu halini gördü ve bu hoşuna gitmedi. Zira piri ve önderi yanında ve hazır iken üzülmek, heva ile bulaşıklık ve ziyanda olma alametidir. Mevlana’yı sarığı ve bütün elbiseleriyle yerinden kaptı ve havuza attı; böylece cefa ile onu dışarı çektiler. Havuzda arınıp, temizlendi, o gamlı halden ve alem üzüntüsünden kurtuldu. Kendi kusurunu itiraf etti ve bunu telafi için biatını tazeledi. Zira dil uzatmak, şek ve şüphede bulunmak ziyandır ve asiliğin ta kendisidir.

-Şeyh eğer davul çalıp, alem çekmişse; görünüşte, her an abdal ve kalender gibiyse,

-Müridin bu halden elem duymaması lazımdır. Zira bu işler şeyhi ne yükseltir ne de alçaltır.

Aceleyle Hümayun padişahın taht merkezi olan Kabil’e doğru yola koyuldular (157b).  Gayesi Sultan Hace Ahmed Yesevi’nin sözkonusu emrini yerine getirmek, Hindistan zaferinin alemini iletmek ve övünç kaynağı olan büyük ceddi Timur’un kabrinin bulunduğu, kendisinin de ele geçirmek istediği Semerkand’ın da bağlı olduğu Maveraünnehr’den (sultanı) uzak tutmak idi. (Sultan) Çingiz Han ailesinin hüküm sür düğü yerleri istila etmek istiyordu. Kabil’e indiği zaman padişahın sevgili kardeşi Hindal Mirza, onun şerefli hizmetine koştu ve onun zikrinden, sohbetinden müteessir oldu, el aldı ve uzunca hizmetinde kaldı. Hümayun’un yanına dönünce o dedi: “Ey kardeş, bugün geç gelmenin sebebi nedir? Halini değişmiş, perişan ve yakıcı görüyorum. Bizzat ben de garib bir rüya gördüm ve sonucunu bekliyorum.

– Uykuda alemle erişen padişaha benzer birini gördüm; güya selamet kapısından bir esinti geldi.

– Maveraünnehirden bir deniz dalga vurdu. Ne denizi, belki öncesizlik denizinin dalgası erişti. Geldi ve benim dizginimi Semerkand’dan çevirdi ve dedi ki: “Hind ülkesi senin ayağına geldi.”

Hindal Mirza bu rüyayı duyunca gözünden yaşlar (158 a) boşaldı. Dedi: “Evet, alem sahibi bir pir Türkistan’dan teşrif etti. Gönül alıcı ve tasarruf sahibi. Bu fakire onun zikir ve sohbeti eser etti ve mürid oldum.” Bu sözler söylenirken Hazret-i Seyyid o alemle sultanın otağına çıkageldiler. Padişah karşıladı ve onu ziyaret etti. Geliş hakkı olmak üzere zikir halkası kuruldu ve Türkistan pirlerinin manzum hikmetlerinden parça lar okundu. Dinleyenler cezbeye kapıldılar. Sonra yüzlerini Hümayun’a çevirdiler ve dedi ler ki; “Maveraünnehr evliyasının kudsî ruhları size Hindistan memleketlerinin fethini müjdeliyor. Hazret-i Ahmed Yesevi bu alemi zafer için size gönderdiler; ta ki o memlekette mansur ve muzaffer olasınız”. Kabul buyurdular ve dediler ki; “Kendi riyazet ve dervişliğimizi nasıl kuvvetlendirelim? Eğer Hace Ahrar bu asırda yaşasaydı, ona bile te nezzül etmezdik, ama bu gün sizin cemaliniz ve olgunluğunuzla öyle bahtlıyız, öyle yandık ki sizsiz bir hayat istemiyoruz.”(158 b) Bargahta, padişahın silahlarından ne varsa nezr oldu. Onu Hind’e yönelttiler. Kendisi de Kabe’ye ve Hz. Peygamber’in kabrini ziyarete niyet ettiler ve aile efradı ve beşyüz zikreden dervişle birlikte buna muvaffak oldular. Yarlıganmış, Hazret-i Sultan Süleyman Han Gazi’nin -Allah toprağını temiz ve meskenim cennet kılsın -şevketle dünyayı idare edip hüküm sürdüğü devirde keramet ve şaşılacak hal ile, Sünni celladı kızılbaş diyarından Diyarbakır’a -ki Kara Ahmed ve Kara Hamid diye isimlendirirler;

211

bazan Ak Hamid de derler- (geldi) ve orada defn olundu -Allahın rahmeti üzerine olsun-.  Eğer, Cebbar olan Allah’ın mülkünün varlığına delil olan o büyük Seyyid’in binlerce sırlarından, kerametinden, menkabe ve hallerinden -he diye olmak üzere- birer birer bahsedecek olsam zamanın sahifesine sığmaz. Yine, devri nin şeyhlerinin o en başta geleninin hallerinden ve olgunluğunun derinliğinden tek bir parçasını yazıya döksem hiç bir aklın terazisi onu tartmaz. Bu kadarcığını işaretle (159 a) kifayet olundu. Bütün bunları anlatma cüretine sebep, ayrılık cehennemi ve kebab olmuş can ocağının yanışı ve karışıklığıdır.

– Huzursuzluğum o huzura ermişin ayrılığından; yanışım o cana yakın kişinin özleyişinden.

– Başımda şemini(?) karışıklığı var. Göz yaşı akıtmak adetim oldu.

– Ayrılık şimşeği sabır sermayesini yaktı. O yüzden dolayı göz, şafak gibi parladı.

– Kanlı gözyaşım da; bekam (kırmızı boya ağacı)’ın gözü gibi coştu; gönül göğü şafak ren gine döndü.

– Bunları ifade (etmek) dili, kalemi yaktı. Canın yanmasıyla kitab da bitti.

– Bu eserin bitiş tarihi şu oldu: “… iyilerin isimleri gönül vesikalarıdır”.(1003/1594-95.İnceleme kısmında izah edildiği üzre bu tarih yanlıştır.)

– Kusursuz Sultan Murad’ın Haremeyn’in hadimi bulunduğu (saltanat sürdüğü) devirde,

– (Bu eser) gerçek arifler nezdinde kutba benzeyen (sultanın) güzel ve kutlu adiyle bitti.

– O, adil, fazıl ve uyulması lazım gelen mercidir. Zaman onun emrini taşıyan bir Amr’dır.

– Onun ömrü dünyada alabildiğine uzasın. Şehzadeleri ona can u gönülden itaat etsinler.

– Onun askeri daima, denizde ve karada galip ve muzaffer olsun. Dünyanın karası ve denizi onunla mamur olsun.

– Halkı haşir gününe kadar şikayetsiz olsun. Ey Hazini, dirilme gününe kadar O’na dua et.

– Bütün dünya halkı onu övmede; felekteki her melek yüz amin çekmede. (159 b) Ey Ahad, ey Samed, ey Melik, ey Mabud, ey Allah’ım! Senin, hataları örtücü ke remin hakkı, senin başı örtülü mahremlerin hakkı, seninle İsrafil arasındaki o sır hakkı, Habib (Hz.Peygamber) ve Halil (Hz.İbrahim)’e olan sevgin hakkı, Adem’in sofrasına koyduğun o arınmışlık bağışı hakkı, “hatem” ünvanıyle açtığın peygamberlik nakışı (yahut; mührün üzerine açtığın peygamberlik nakışı) hakkı,” (Gizli) bir hazineydim” de bulunduğun bilinmezlik hakkı, “gizli (idim) örtüsünü korkusuzca açman hakkı, has kimselere gösterdiğin o cilve hakkı, layık olanları aldığın o halvet hakkı, suya inci parlak lığını veren o tesir hakkı ve kalp olanı altın yapan o iksir hakkı için bu yüksek vâliye uzun ömür ver ve güzel bağışınla, başlar üzerinde onu doğudan batıya kadar hakim kıl. Bu halifelik makamı sahibinin dünyevî ve uhrevî arzularını hayır üzre ve kendi rızana uygun eyle. Vezirlere insaf, emîrlere bağlılık, alimlere kalıcılık, salihlere(160 a) kalb huzuru (ver). Ey Azîm, celal sahibi Zat’ının azameti için; ey Kerim, eksiklikten münez zeh sıfatlarının kudreti için bu Osmanoğulları soyundan gelen ve şanı yüce hanlar çıka ran bu hanedanın mededi olan Sultan Süleyman oğlu Sultan Selim Han – Allah toprakla rını temiz, mekânlarını cennet etsin- oğlu Sultan Murad Han’ın devletini (daimi kıl) .

– O Haremeyn’in hadimi olan bir padişahtır; iki karanın sultanı ve iki denizin idarecisidir.

– Han oğlu han, padişah Murad ki dünyaya emir veren o reşid (ehliyetli) zattır.

– Ciğeri yaralıların rahatı ve ilacı; mensuplarının mürşidi ve yol göstericisi.

– Halifelik mesleğinde eşi yoktur. O, “Ledün’den bir ilim (verilen)” sırrının mazharıdır.

– Öyle bir padişahtır ki adaletiyle denizin de karanın da hamisi o pâk asıllıdır.

– Kutub gibi kendi sarayından feyiz saçıcıdır; beyaz ve kara bütün insanlar onun yazısının (fermanının) hükmü altındadır.

* ifade tamamlanmadığı için parentez içi kelimeleri biz ekledik

212

 

– Siyah ve beyaz bütün insanlar ümidlerini onun sarayına yöneltmişlerdir.

– Kimse onun kapısında ümitsiz kalmaz. Ey Hazinî, onun vasıfları hakkında bu kadarı yeter. Allahım, bu saf yaran hükümdarın zamanında, vezirlere güzel huylar, emîrlere bağlılık, azamet divanının büyüklerine (160 b) ve yumuşaklık eyvanının küçüklerine yüzlerce asıllık hevasını, Rabbanî parlayışların neticesindeki yakınlığı ve binlerce kalıcı faydanın istilasını, (nasip et). (Onları) bu, kulların ve abidlerin nam sahiplerinin iş bilicisi ve bu kutub ve evtadın muradının hallerini süsleyici kıl. Ya Hannan, ya Mennan, ya kimseye ihtiyacı olmayan padişah; ya tartı gününün sahibi. Allah’ım uyanıklara hürmet, dindarlara ihtiram ver ki kutub özellikli Yesevî büyüklerine intisap eden kıdem tezgahının isteğine ermiş erre çekicileri ve kudsî lakablı Nakşibendi büyüklerinin gurupları -ki Allah’ın önce sizlik öncesi dergahının yüksek seciyeli zerreye benzerleridir- (onları) zafer ışıklı ve başa rının süsü olan bu padişahın askerlerinin başını süsleyen, sonunu arttıranlar kıl. Nazm:

– Adaleti ve derinliği ile dindarlar için, onun zamanını devirlerin en güzel kıl

– Onun asrını her asırdan güzel eyle; onun asrında can damağını ballandır.

– Anlayış sahiplerini, mizacı düzgün olanları onunla terbiye eyle; her birini canının muradına eriştir (şair tevriyeli olarak Sultan Murad’ı da kastediyor).(161 a) – Halkına, onun adaletiyle adalet ver. (Onlara) gönül sevinci ve huzuru ver. (l.mısra başında fazla olarak “Ger” kelimesi var)

– Kafiri de mümini de ondan hoşnut kıl. Halkı dileğine onun kapısından eriştir.

– Gerek dergahlar, gerek medreseler, gerekse hanları, onun sayesinde mamur ve bakımlı eyle.

– Bütün işlerini saadetle sonuca ulaştır. Onun lütuflarını bütün alemin gözcüsü, koruyucusu kıl.

– Madem ki sen ona hem halifelik hem velilik verdin; muradınca kapıları açtın,

– (O halde) Ya Rab, bendelerini muradları üzre tut; halka muradı üzre yüz kapı aç.

– Dünyayı onun zamanında mamur tut; herkesin ihtiyacını onun ihsanıyla karşıla. Allah’ım, Hak erlerinin silsilelerini bu din hamisi olan Vahye (padişaha) rabıta sayesinde güçlendir; uyanık erlerin yollarını yüksek tezgah sahibi olan bu ulu şahsiyetle ortaya çıkar. Dindarların akıllarını ve yakîne ermişlerin anlayışlarını sapıklıktan, haramı mübah saymaktan ve dinsizlikten koru. Dervişlerin ve meliklerin hislerini ve idraklerini sapık lık, alçaklık, haylazlık ve düşmanlıktan muhafaza et. Allah’ım, ileri gelenlerin hazlarını bu sofradan karşıla, reislerin lezzetlerini kendi hazretine bağlı kıl.(161b) Ey karşılıksız verici, ey yetmiş iki milletin besleyicisi, tabiblere işlerinde ehliyet, bilginlere doğruluk, zenginlere cömertlik, dindarlara yiğitlik (ver). Ey herşeyin kollayıcı ve besleyicisi, sen den gayrı herşeyin dönüş ve sığınak yeri (olan), ey sebebsiz yaratan, (yarattığının) rız kını usanmaksızın veren, ey muhtaç ve kimsesizlerin okşayıcısı, ey gönlü kırıkları, feryadına koşacak kimsesi olmayanların başını (izzetle) yükselten, ey Sabur, ey Şekûr, ey ayıpları örtücü, ey günahları bağışlayıcı, ey bilinmeyenlerin bilicisi, adaletin hürmetine; itibarın ve kudretin şerefine, kıymeti olmayanlara kıymet, mevkisi olmayanlara mevki, makamı olmayanlara makam, sığınağı olmayanlara sığınak, düşkünlere itibar, hastalara derman, alimlere dervişlik, amillere (ilmiyle amel edenlere) cezbe, ihlaslılara kurtuluş, kurtarıcılara (işlerinde) uzmanlık, gayb duraklarının yolcularına zevklenme, şüphesizlik merhalelerinin sebeplerine (?) şevklenme, gifte (?) lere yakınlık, meczublara tecelli ihsan et ve bağışla. (162 a) Takdirine karşı kimin dermanı var? Yazdığına karşı zenginlik ne yapabilir? Seninle her zorluk kolay, sensiz bütün imkanlar sermayesiz. Heves ateşiyle dolu oluşumuza bakma, yokluk yolundaki perişanlığımıza bak. Öyle bir rahmetle (yarlığa ki) rahimsin, öyle bir lütufla (lutfet) ki cömertsin ve yumuşaksın. Arş-ı azimin sahibi sin, naim cennetlerinin malikisin. Ey Rablerin Rabbi! Kendi esirgeme ve bağışınla bağışta bulun.

213

Hz.Peygamber’in şeriatına parlaklık ve onun yoluna alaka (ver); manevî hakikatlere miraç (bağışla). Allah’ım, Allah’ım, müminleri sapıklıktan, müslümanları uyuşukluktan kurtar. Vaizleri kimsesizlikten, nasihatçıları ümitsizlikten, zahidleri ikiyüzlü lükten, mücahidleri heveslerine düşmekten halâs eyle. Ey her önceden önce olan, ey her sonsuzun sonrasızı, ey vermekte eşi, denki olmayan; cisim, cevher ve arâz, ey bütün bunlar olmaksızın parlayan! Hastalara şifa sendendir, (162b) derdlilere deva sendendir. Gariplerin gamını gidermek, hastaları onarmak, bütün düşkünlere el uzatmak sendendir. Çocuklara olgunluk, erkeklere sana kavuşma, kadınlara iffet, gençlere günahdan uzaklık, yaşlılara sıhhat, zayıflara kuvvet, günahkarlara tevbe, tevbe edenlere cezbe, meczublara bir tarikat, müminlere emniyet, kafirlere iman, zalimlere ibret, mazlumlara saygı görme, mazlumlara tecrübe, mağluplara üstünlük, taliplere fırsat, vatandaşlara birlik, yerleşiklere emniyet, gariplere başvuracak yer, yolculara geri dönüş (nasip et) .Ey hor bir sudan (meniden) güzelleri vücuda getiren, değersiz bir sudan gül yanaklıları yaratan, ey cenine gıda veren, ey beli bükülmüşleri ayakta tutan! Sen güzel söyleyicilere güzel bir son nasip et. (163 a) İnce köprüden ve karanlık vadilerden aydınlıklara eriştir. Bütün müslümanları ve inananların tamamını mutlu ve mesud olarak, hep birlikte cennet döşeklerine ulaşmış ve ulaştırılmış eyle ve sana ayrılıksız bir kavuşmayla kavuşma şerefine erdir Ya Hannan! Ya Mennan!..

Kitabın bitiriş şiiri :

– Ey padişah, ey Müheymin, ey pak, izzetliler ve büyükler hürmetine,

-Ayıpları ört, günahları bağışla (ve günahkarı) günahtan (çıkarıp) kendi Zat’ını bilici eyle.

– Şaşkın Hazîni’nin sonunu baki tecellinle geçirt.

– Kutupları ve evtad’ı anlatan bu nüsha, Allah’a şükür, isteğimce tamam oldu. İki derin denizin yolundaki bu iki kutlu risale -Allah Taala onların uğurunu her iki alemde arttırsın- Vedûd ve Melik olan Allah’a muhtaç kul, makbul şeylerin isteklisi, Şeyhi en-Nakşibendi oğlu Hüseyin oğlu Mahmud eliyle Cumartesi günü, aylardan Rebiü’levvel’de  bin iki tarihinde tamamlandı.

214

***