ALİ USTA’NIN HATIRALARI -II- – tasavvuf ve sufiler

ALİ USTA’NIN HATIRALARI -II-

ALİ USTA’NIN  HATIRALARINDA

ŞEYH   ŞERAFEDDİN   DAĞISTANÎ (K.S.)

[ II. KISIM ]

 

ALİ USTA’NIN HATIRATINDAN – I. KISIM ( Linke Tıklayınız)

  1. Uzay Hakkında

Şeyh Efendi’ye bir gün sordum:

– Şeyhim, Merih’te hayat var mı?

-Yoktur, dedi.

– İtalyanlar rasathaneden teleskopla tarassut etmişler; karlı dağlar, çizgiler, nehirler ve çukurlar görmüşler. Orada hayat olduğunu söylüyorlar. Bir de kitap neşretmişler. Ben bu kitabı okudum, dedim. Şeyhim:

– Merih, daha soğumamış bir alemdir. Merih’te hayat yoktur. Ali Usta! Bu dünya güneşin yanında çok küçük kalır. O güneşi de yok hükmünde bırakabilecek büyüklükte yıldızlar vardır. En büyük yıldız Ilha isminde bir yıldızdır. Allah (cc.) bu yıldızdan öteye evliyalara da keşif vermedi. Şimdi seni Ilha yıldızına götürsek, sana onu göstersek, diyeceksin ki; bu İlha yıldızı güneşin dünyaya olan oranı ile mukayese edilemeyecek derecede güneşten büyüktür. Bu yıldızdan öteye keşif yok. Keşif yok amma boşluk ta olmaz ya; boşluğa varlık hücum eder. Sen ne dersin buna acaba Ali Usta?

(Not: Bu sohbetin Şerafeddin Hazretleri’nin vefat tarihi 1936’dan önce cereyan ettiğini ve o yıllarda Merih hakkındaki bilgilerin bugünkü seviyede olmadığını düşününüz. H.B.)

Ne bileyim Şeyhim, dedim.

– Öyleyse senin ömrün, aklın, bunları keşfetmeye kafi değildir. Sen Allah’ın (c.c.) gösterdiği vazifeyi, zikrini güzel yapmayı düşün Ali Usta, bunları düşünme. O’nun sahibi düşünsün bunları, dedi.

  1. Mukarrebîn

(Aşağıdaki olayı, Şeyh Şerafeddin Hazretleri’nin Mukarrebinden olduğunu belirtmek için anlatıyorum.)

Yunan Bursa’dan çıkınca Bursa’ya döndük. Ben bir kunduracı dükkanı açtım. Bir gün, dükkanımda yeni gelen bir müşteri ile meşgul iken Şeyh Şerafeddin Hz. geldi; selam verdi; O müşteri gittikten sonra Şeyh Efendi:

– Bu zatı tanıyor musun. Ali Usta? dedi.

– Tanımıyorum Şeyhim, ismini de bilmiyorum.

– Kendisi biliyor mu acaba Evlad-ı Resul’den, yani seyyid olduğunu? dedi. İkimiz de o kimseyi ilk defa görüyorduk.

– Şeyhim Evlad-ı Resul olduğunu nereden bildin? dediğimde Şeyh Şerafeddin Hz.:

– Karşıdan bir sürü koyun gelirken içinden bir tek deveyi siz nasıl ayırırsanız, avâm içinde Evlad-ı Resul’den olanları da biz öyle ayırırız. (İşte bu görüş, Mukarrebine has bir haldi.) Hatta onlar yanılarak sarhoş olup yerlere düşmüş olsa, yine avâmdan bir deve gibi yüksek makamdadırlar, cevabını verdiler.

– O sarhoş olanlar cehennemde yanmaz mı, Şeyhim?

– Değil onlar, onları yerden kaldırmak için yardım edenler de yanmaz.

Şeyh Şerafeddin Hz. bu sözleri ile Resulullah Efendimizin ve dolayısıyla Evlad-ı Resul’ün Allah’ın indindeki kıymetine işaret etmek istemiştir. Aslında Evlad-ı Resul, Cenabı Hakk’ın rızasına aykırı davranmazlar.

O müşteri, ertesi gün ayakkabılarım almaya geldi.

– Efendi senin ismin nedir? dedim.

– Ali, dedi.

– Benim de ismim Ali. Adaş imişiz, kardeş olalım mı?

– Nasıl kardeş olunur?

– Yarın mahşerden sonra sen cennetin kapısına geldiğin vakit “Benim dünyada bir kardeşliğim var idi. O girmeden ben de cennete girmeyeceğim” diyeceksin dedim.

– Aynı şeyi sen de yapar mısın? dedi.

– Yaparım, dedim. Tabii ben Ehli Beyt’ten olduğunu bildiğim için, şehadetine güveniyorum.

– Ben de yaparım, dedi. Kalktık, sarıldık birbirimize. Ayrıldığımız vakit sordum:

– Ali Efendi! Siz Evlad-ı Resul’den misiniz? Bir silkindi ve;

– Neden sordun bunu? dedi.

– Dün burada gördüğün zat, Şeyh Şerafeddin Hz. idi. Senin Ehli Beyt’ten olduğunu söyledi.

Bu sözü işiten Seyyid Ali Efendi koştu gitti, evinden şeceresini aldı, geldi.

– Babam hu şecereye inanmıyordu. Biz de inanmıyorduk. “Biz nereden Evlad-ı Resul’den olacağız diyorduk.” dedi.

İşte bu olayı ben yaşadım. Göz ile görülen şeyler kitapta yazılanlardan daha kıymetlidir.

 

  1. Şeyh Şerafeddin Hz.nin Üç Vasfı

Abdullah Dehlevi Hazretleri, Nakşbendi tarikatı ricalinden Şeyh Halid-i Bağdadi’nin şeyhidir. Bu zat, kendisine irşad seccadesi teslim edilirken bir şart koşmuş. “Nakşbendi yolu, iyi bir yol diye hatırına gelmiş; bu yola girmek istemiş; lakin girmemiş; sonra da bu yolu inkar etmiş, kimseleri, ölürken Sıddıkiyyet mertebesine eriştirmeye bana salahiyet verilmedikçe, sıddıklarla bunları cennete sokmaya bana müsaade edilmedikçe, bu irşad seccadesine oturmam”, demiş.

Şeyh Efendi’ye

– Senin de böyle bir hassan yok mu Şeyhim? dedim.

-Var, dedi. Nakşbendi meclislerine, bizi anarak diz çökmüş herkese şefaat etmek; ikincisi çocuklara Levh-i Mahfuz’da kayıtlı olan isimlerini vermek; üçüncüsü bana ait olan müridanın ömrünü eksik veya ziyade etmek yetkileri, bana verilmiştir.

  1. 63 Yaşın Sırrı

Abdülmecid Efendi Ali Usta’ya naklediyor: “Şerafeddin Hz. bir gün bana şöyle dedi:

– Abdülmecid Efendi! Hazret-i İbrahim, Musa, İsa aleyhisselamların makamında olan “El ulema veresetül enbiya” “Peygamberlerin varisi” dedikleri evliyalar fazla yaşayabilir. Amma Hazret-i Resulullah (s.a.v.) Efendimiz’in makamında olan evliya 63 yaşını geçmez. O’nun yaşında o da vefat eder. Abdülmecid Efendi! Sen şimdi 63 yaşındasın, senin de benim de doğumumuz aynı gecede olmuştur, dediler.

Bu sözü, Şerafeddin Hz. biraz muğlak söylediğinden ne demek istediğini anlayamamıştım. Fakat o sene Şeyh Şerafeddin Hz. vefat edince intikal ettim. Şeyh Efendi’nin Resulullah (s.a.v.) Efendimizin makamında olduğunu anladım.”

  1. Abdülmecid Efendi’nin Vefatını Bilmesi

Şeyh Şerafeddin Hz. vefat ettikten sonra Abdülmecid Efendi köyü bırakıp Bursa’ya geliyor ve Şeyh Hamid Camii’nde (Somuncu Baba Camii) bir müddet imamlık yapıyor. Mübarek az konuşurdu. Bir gün bana gelip dedi ki:

-Ali Efendi! Resulullah (s.a.v.) Efendimizi, Hazretim Şeyh Şerafeddin ile birlikte rüyamda gördüm. Bana “Dünyadan el çek. Rebiü’l-evvel ayında bize geleceksin” dediler. Buradaki vazifem resmidir. Buradan vaktinde çekileyim de gidip Armutlu köyüne imam olayım, diye düşündüm.

Ve Armutlu köyüne imam oluyor. Orada yine bu misil bir rüya görüyor. Armutlu köyü muhtarına (* Armutlu Muhtarı bu hadiseyi babasına anlatmış. O da Ali Usta’ya anlatmış. Ali Usta da şimdi bize naklediyor.) :

– Rebiü’l-evvel ayı yaklaşıyor. Beni de çağırıyorlar. Burada vazifeyi bırakıp hazretime yakın olmak için Reşadiye’ye gideceğim, diyor. Muhtar anlatıyor:

– Abdülmecid Efendi bizim köyden ayrıldıktan sonra işittim ki Karakilise diye adlanan kendi köyüne gitmiş orada imamlık yapıyor. Abdülmecid Efendi’ye dedim ki:

– Madem burada imamlık yapacaktın, bizim köyü neden bıraktın? Sana daha âla bakmıyor muyduk? Abdülmecid Efendi:

– Oğlum, ne yapayım? Her gün Resulullah (s.a.v.) Efendimiz’i rüyamda görüyorum. “Hazırlan” diyor. Ben de hazırlanmak için buraya geldim, demiş.

Hacı Akif (yorgancı), Aşçı Kamil Efendi ve İstanbul’da (halen hayatta) Terzi Akif efendilerin de bu görüşmelerden haberleri var. Bu üç kişi Rebiü’l-evvel ayında, Abdülmecid Efendi’yi ziyaret ediyorlar. Hatırını soruyorlar. Abdülmecid Efendi:

– Bana bu gece Resulullah (s.a.v.) Efendimiz teşrif etti. “Hazırlan” dedi. Ben de nasıl hazırlanacağımı bilmiyorum. Artık dünya taamından da yemiyorum. Şimdi sizler geldiniz. Sizlerle birlikte bir bardak çay içeceğim, demiş. Ve Rebiü’l-evvel’in dokuzuncu günü de Hakk’ın rahmetine ve Resulullah (s.a.v.) Efendimiz’e kavuşmuştur.

 

  1. Sakal-ı Şerif

Şeyh Şerafeddin Efendi, Sultan Reşad’a çok giderdi. Sultan Reşad bir çok sualler sorar; Şeyh Şerafeddin Efendi de cevaplandırırdı. Mesela “Hızır As. hayatta mıdır?” diye sormuş. ‘Evet” cevabını almış.

Bir gün Sultan Reşad, Şeyh Şerafeddin Efendi’den bir isteği olup olmadığını sormuş. Şeyh Efendi de “Hırka-i Şerif’deki, Resulullah Efendimiz’in Sakal-ı Şerifinden bir tane isterim”, demiş. Emir vermiş Sultan Reşad. Bir sakal teli getirmişler. Şeyh Şerafeddin Efendi, “Bu sahte” demiş. Bir ikincisini getirmişler “Bu da hakiki değil” demiş Şeyh Şerafeddin Efendi. Üçüncü gelince, “Esselatü vesselamu aleyke ya Resulallah” dediği vakit saç titremiş. Bu Sakal-ı Şerif, halen Reşadiye’de (bugünkü adıyla Güney köyünde) Şeyh Şerafeddin Hz.’nin hanesinde mevcuttur.

  1. Hazretin Hocaları İkazı

Bir gün Reşadiye’de Şeyh Şerafeddin Efendi tarikatı anlatıyor; dışarıda hocalar hep onun aleyhinde. Benim de intisabım yok daha. Gencim, evli değilim. Şeyh Şerafeddin Efendi:

– Caminin kapılarını kapayın. Kimse dışarı çıkmasın. Bana bakın hocalar, orada-burada benim için “Bu, şeriatın hilafındadır. Yaptıkları işin hepsi yanlıştır.” diye konuşuyorsunuz. Hazret-i İmam-ı Ali “Bana bir harf öğretene köle olurum” demiştir. Beni yanlış yoldan çevirecek adam içinizde varsa, ben onun kölesiyim. Şimdi benim yanlış yaptığım şeyi söyleyin…” dedi. Kimsede ses yok. İkinci sefer:

– Bana bakın! Ya bu sarıkları çözün atın; “Biz hoca değiliz” deyin ya beni ikaz edin; bana cevap verin.

Yine ses çıkmayınca. Ben ayağa kalktım, dedim ki:

– ” Bana bakın. Bu konuda kadınlar gibi orada burada söyleninceye kadar çıkın karşısına. Biz de öğrenelim hak nerede, batıl nerede?” dedim. Fakat kimse ortaya çıkmadı.

  1. Bursa Valisi Abbas Halim Paşaya Gelen Ecnebinin  Sorduğu Sualler

Bir gün yatsı namazından sonra evime Hasan isminde birisi geldi.

– Ali Usta, Şeyh Efendi seni çağırdı, dedi. Şeyh Şerafeddin Efendi’nin evine gittim. Tek başına odasında oturuyordu ve yazı ile meşgul idi. Selam verip girdim.

– Şeyh Efendi! Beni çağırmışsınız, dedim.

– “Ali Usta! Otur orada…” diye işaret etti. Kendisi yazısına devam etti. Yatsıdan sonra saat onikiye kadar oturdum. Bu süre içinde bana bir şey söylemedi. Benim de hatırıma “Acaba Hasan beni kendiliğinden mi çağırdı?” diye geldi. Ben böyle düşünürken kapıya bir otomobil geldi. Evden koştular. Bursa’dan Şeyh Servet gelmiş dediler. Şeyh Servet yukarı çıktı, Şeyh Şerafeddin Efendi, Şeyh Servet’e dedi ki:

– Servet! Bu geç vakitte gelişinin sebebi nedir? (O sıralarda Şeyh Servet, Bursa’da Şeyhlik ve Ulu Cami’de vaizlik yapıyordu. Bursa mebusluğu da yaptı. O vakit seferberlik vardı. Abbas Halim Paşa Bursa’da Vali idi.)

Şeyh Servet:

– Abbas Halim Paşa’ya bir ecnebi gelmiş; bir takım dini sualler sormuş. Cevap veremeyince Paşa beni çağırdı. Ben de bir yere kadar cevap verdim. Ondan sonra ben de cevap veremedim. O vakit Abbas Halim Paşa kızdı:

– Camii Kebir’de taş kürsüye çıkarsınız; halkın karşısında bülbül gibi ötersiniz. Ver bunun cevabını, dedi. O vakit ben dedim ki:

– “Paşam, bana üç gün müsaade ver.” İşte Şeyh Efendi, bunun cevabını almaya sana geldim.

Şeyh Şerafeddin Hz.:

– Ne sordu sana? Sorduğu sualleri söyle bakalım. Şeyh Servet:

– İlk olarak, Nesteizübillah “Gaybın anahtarları O’nun katındadır, onları ancak O bilir. Karada ve denizde olanı bilir. Düşen yaprağı, yerin karanlıklarında olan taneyi, yaşı-kuruyu -ki apaçık Kitab’dadır-, ancak O bilir.” (6/59) ayetini okudu ve bu ayette, “dünyada yaş-kuru ne varsa Kur’an’da mevcuttur”, deniyor. Halbuki gemileri aradım, bulamadım, dedi. Ben cevaben şu ayeti okudum:

– Nesteizübillah . İşte, Allah (cc.) diyor ki: “Ben size demiri indirdim, onda korkunç bir şiddet var. İnsanlar için menfaatli bir çok şeyler de var.” (57/25) İşte zırhlı gemiler bunun içindedir, dedim.

–  Pekala, elektrikten hangi ayette bahsedilmektedir? diye sordu.

– Estaizübillah : “Allah göklerin ve yerin Nur’udur. O’nun nuru, içinde ışık bulunan bir kandil yuvasına benzer. O ışık bir cam içindedir, cam ise, sanki inci gibi parlayan bir yıldızdır, bu, ne yalnız doğuda ve ne de yalnız batıda bulunan bereketli zeytin ağacından yakılır. Ateş değmese bile, neredeyse yağın kendisi aydınlatacak! Nur üstüne nurdur. Allah dilediğini nuruna kavuşturur. Allah insanlara misaller verir. O, herşeyi bilir.” (24/35) ayeti elektriğe işaret etmektedir, dedim.

– Pekala, tayyare hangi ayette geçmektedir? Ben de dedim ki:

– Nesteizübillah : “Sizin için atları, katırları ve merkebleri binek ve süs hayvanı olarak yaratmıştır. Bilmediğiniz daha nice şeyleri de yaratır.” (16/8)

– Pekala! Siz bu kadar güzel bunları biliyorsunuz da niçin bir tanesini siz yapmadınız da biz yaptık? dedi.

–  O vakit, ilim ve siyaset birbirine uygun değildi de onun için, dedim.

– Sizin Peygamberiniz Hz. Muhammed’in (s.a.v.) siyasi meslek de ilmi meslek de elinde idi. Bu Kur’an’da ona geldi. O niçin yapmadı?

– Burada cevapsız kaldım, Şeyh Efendi. Cevap veremedim. O vakit Şeyh Efendi dedi ki:

– Peki bunun cevabını ben sana versem; o adam daha büyüğünü sorarsa ne yaparsın?

– Aman Şeyh Efendi, sen bilirsin. O vakit Şeyh Efendi dedi ki:

– Sen git. Yarın bana bir araba gönder. O ecnebi de beklesin. Ben onu cevaplandıracağım.

Şeyh Efendi ertesi sabah gitti. Ben her gün gidip “Şeyh Efendi geldi mi?” diye yokluyorum. Şeyh Efendi’nin niçin gittiğini benden başka bilen yok. Şeyh Efendi geldiği vakit bana haber verdiler. “Şeyh Efendi çağırıyor seni” dediler. Gittim.

– Şeyh Efendi! Neden bu kadar geç kaldın? dedim.

– O ecnebiyi cevaplandırdığım vakit, Abbas Halim Paşa çok sevindi ve bana “Ne maksadın varsa benden iste” dedi. Ben de “Köyümüz 70 haneye verilmiş bir köydü. Şimdi çoğaldık. Arazi dar olduğu için hükümet arazisinden arazi isterim” dedim. İstanbul’a bir kaç defa telgraf çekildi. Oradan şöyle cevap geldi:

“Bu civarda müsait arazi yoktur. Anadolu dahilinde başka yerlerden yerelim.” Biz de razı olmadık. Ondan sonra Abbas Halim Paşa bana dedi ki:

– Sen bir iki tane çiftlik bul. Ben kendi paramla alacağım. (Daha sonra Karakilıse denilen yerden iki tane çiftlik aldı köy namına.)

– Cevabın nasıl oldu Şeyh Efendi? dedim. Şeyh Efendi şöyle anlattı:

– Eğer Resulullah tayyare yahut zırhlı gemi yapmış olsaydı halkı İslam dinine zorla sokmuş oturdu. “Korkuttu da halkı müslüman etti” denirdi. Ve din çabucak kaybolurdu. Halbukiyse mecbur etmedi ve korkutmadı. Güzel ahlak ile dine davet etti. Peygamber Efendimiz, “Allah beni güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderdi” dedi. İnsanları öldürmek için değil. Ayrıca, Resulullah (s.a.v.), kendisine inanmayanların neslinden İslam dinine hizmet edecek bir kimse gelecek ise, O’nun hatırına o kimseleri öldürmezdi, dedim. O zaman o yabancı:

– Hz. Muhammed, düşmanlarının neslinden gelecek kimseleri nasıl bilebilir ki? dedi. Cevaben:

– Değil Resulullah, O’nun varisi durumunda olan evliya bile bilir. Senin baban filan, deden şu, dedenin babasının ismi şu, deyip adamın şeceresini saydım. Biz bunları görüyoruz. Onları gördükten sonra senden kıyamete kadar gelecek nesili de görürüz. Onlardan bir kişi iyi ise, O’na hürmeten seni de öldürmeyiz. Biz insan öldürmeye gelmedik dünyaya, amma siz öldürürsünüz. Siz insan öldürmeyi düşündüğünüzden yaptınız bu silahları, dedim.

İnşaallah bu konuşma üzerine o yabancı müslüman olmuştur.

  1. Nakşbendi Seccadesi

Ali Usta anlatıyor:

– Dersini terk etme, ona iyi yapış. Farz namaz gibi yapacaksın dersini. Çünkü onların verdiği ders aynen doktorun verdiği reçete gibidir. Seni sıhhate kavuşturur. Kalbine hayat verir. Seni uyandırır. Onun için dersine dikkat et ve huzur içinde yap. Nakşbendi seccadesini az bir şey zannetme. Nitekim Peygamberimizin neslinden gelen Emir Sultan Hazretleri’nin türbesine ziyarete giden keşf-i kubûr sahibi (kabirlerin sırrım keşfedebilen) bir salik:

– Ne mutlu Evlad-ı Resul olan bu Zat’a diye, içinden geçirdiğinde kabirden bir ses geliyor:

– Ne mutludur, Nakşbendi seccadesine her sabah oturana…

 

  1. Bazı Müridlerin Yanlış ve Kötü Düşünceleri

Bir gün Hafız Kani Efendi’nin babası, Ahmed Efendi isimli biri ile bana geldiler ve:

– Biz sana ne için geldik biliyor musun? Biz bu Şeyh Şerafeddin Efendi’yi beğenmedik. Onda Şeyhlik yok. Bu zat, para tuzağıdır. Bana “Seni evlendireceğim” dedi, evlendirmedi.

Ahmet Efendi de:

– Ben her gün, şu şu ibadetleri yapardım. Kendisine bağlandıktan sonra bu ibadetlerim kayboldu. Mürşidlik böyle midir? dediler. Ben de onlara:

– Sizin yaptığınız iş yanlıştır. Bir kimse mürşide bağlanınca, böyle tereddütleri ve müşkülleri varsa gider O’ndan sorar. Bende böyle bir hal olsa, ben gider kendisine söylerim. Sizin yaptığınız bu iş iki yüzlülüktür, tarikat haline sığmaz, dedim.

Bunlar Şerafeddin Hazretleri hakkında daha da çok konuştular ve beni de soğutmaya çalıştılar. Bu arada Ahmed Efendi:

– Ben her gün Selçuk Camisine gider ve kelime-i şehadet getirirdim. Bu da kayboldu benden, deyince benim de içime şeyhim hakkında şüphe girdi.

Sabahleyin erken Ulu Cami’ye gittim. Namazdan evvel yeniden müslüman oluyormuşum gibi bir abdest aldım. Mahfele girdim. İki rekat namaz kıldım. “Acaba bu benden sadır olan kerametler, benden midir? Yoksa şeyhimden midir?” diye tefekküre geçiyordum ki, omuzuma bir el dokundu. Baktım ki:  Şeyh Şerafeddin Hazretleri. Buyurdu ki:

– Beni bu akşam uyutmadın. Halid-i Bağdadî senin için “Ali elden gidiyor, yetiş” diye yedi defa geldi.

Ben de dedim ki:

– Şeyh Efendi! Ben Allah’ı anarken seni gördüm. Şimdi benden elini çek. Benim bu ricamı kabul et.

Şeyh Efendi:

– Sana üç ay müsaade. Şimdiye kadar sende olan bu füyûzatı bulabilecek misin bakalım? Kendi başına üç ay ibadet et. Ondan sonra gel. Arada vasıta olmadan, Allah’tan sen doğrudan doğruya bir füyûzat alabiliyorsan söyle. Sana şimdiye kadar gelen füyûzat, Nakşbendi yolundan geliyordu. Halbuki bunu sen kendinden sanıyorsun. Biz bunların kapıcısıyız. Onların kapıdan attığını biz yalvarır kabul ettiririz. Amma bizim kapıdan çevirdiğimizi Allah (c.c.) aramaz, dedi. Sonra beni kaldırdı, bir köşeye oturttu. Orda bana şu kıssayı anlattı:

– Abdülkadir Sakati Hazretleri’nin bir müridi varmış. Bu mürid, şeyhini ziyarete giderken yolda bir hoca ile karşılaşmış. Hoca onunla sohbet ederken Abdülkadir Sakati Hz.’ne atmış ve müridin yüzünde görünen nurun şeyhinden değil, kendinden olduğunu söylemiş ve buna müridi inandırmış. Mürid, kalbine şüphe gelince gitmiş taze bir abdest almış. Abdest alırken bir yılan elini sokmuş. Hemen fırlamış, etraftan yardım ararken, kendisine Abdülkadir Sakati’ye gitmesini, bu derde onun deva bulabileceğini söylemişler. Mürid, çaresiz, kalben kendisinden ayrıldığı Abdülkadir Sakati’nin yanına varmış; selam vermiş ve kendisini tanıtmış. Fakat Abdülkadir Sakati O’na:

– Sen kimsin? Ben müritlerimin arasında, senin gibi birini tanımıyorum. Ne istiyorsun? demiş. O da:

– Efendim yılan soktu, kolum şişti, deyince Abdülkadir Sakati Hz.:

– Hem “Nakşbendiyim” diyorsun, hem de “Yılan ısırdı” diyorsun. Bu sözün yalandır. Nakşbendiyi yılan sokmaz. Yılan ısırsa yılan ölür. Nakşbendiye bir hal olmaz, demiş. Müridi:

– Efendim gözümle gördüm: Abdest alırken elimi ısırdı ve kaçtı, demiş. Abdülkadir Sakati Hz.:

– İyi ama seni daha evvel zehirli bir hayvanın ısırmadığından emin misin? İnsanlar içinde yılandan daha zehirli olanları var. Seni onlar zehirlemiş olmasın? deyince, mürid hemen hatasını anlamış. Şeyhine:

– Aman Efendin, diyerek gönlünü düzeltmiş.

Şeyh Şerafeddin Hz. bunu anlattıktan sonra bana dedi ki:

– Şimdi sana kendinden olanla, bizden sana olan kerameti açıklayacağım. Bana, ölen karımı boşamaya niyet ettiğim zamanı, hatırlattı. Hakikaten o zaman ben karımı boşayacaktım. Şeyh Efendi devamla:

– Ben Sîmav’a gittiğim zaman aileni boşamaya niyet etmiştin. Ailen de sana “Şeyh Efendi gelinceye kadar müsaade et. Geldikten sonra ne yaparsan yap” diyordu. Sen de kalktın çardağa çıktın. Orada bir seccade vardı. Üzerinde sana hitaben yazılmış bir mektup duruyordu. Benden sana yazılmış olduğunu gördüğün mektubu aldın ve hemen okudun. Mektupta ne deniliyordu? Birinci satır sana aitti: “Tecdidi nikah et, aileni al” ikinci satır ailene aitti: “Sen de bir daha namazını terk etme”. Bu mektuptan sonra ailen sana bağlandı. Bunu ailene sor. Ben ikinizin gönlünü tekrar bağladım. Mektuptan evvelki halinizle mektuptan sonraki haliniz nasıldı? Ali Usta, bunlar da mı sana ait kerametti ? buyurdular. Benim de gönlüm düzeldi.

  1. İmtihan

Çok eskiden Şeyh Efendi söylemiş biz dinlemiştik. Nakşbendi tarikatı büyüklerinden birisine (hangisi olduğunu şimdi unuttum) üç alim geliyor. Maksatları o Zat’ı sınamak. Kafalarında şöyle bir düşünce var: “Bu zat, batini bir kuvvet sahibi olduğunu ileri sürerek bir çok kimseyi arkasına bağlamış bir kimse. Bakalım öyle bir kuvveti var mı?”

Uzaktan gelen bu alimleri, o Nakşbendi büyüğü misafir ediyor. Yatsı namazında onlara imam olduktan sonra istirahata çekiliyorlar. Alimler aralarında konuşuyorlar:

– Yahu hiç ses de yokmuş bu adamda. Kıraati, okuması da düzgün değil. Kıraati, sesi olmadığı gibi, öyle büyük adam olacak kıyafet de yok bunda. Tadil-i erkân da bilmiyor.

Velhasıl bu büyük evliyaullahı küçük görmüşler. Birisi gece yarısı uyanmış. Bakmış ki ihtilam olmuş. Diğerleri de uyanmışlar; onlar da aynı şekilde ihtilam olmuşlar.

– Ne yapalım şimdi? Üçümüz de ihtilam olduk. Nasıl söyliyelim bunu ev sahibine? Gidelim şuradaki derede yıkanalım. Başka çare yok, demişler.

O derede yıkanmak için elbiselerini çıkarıp sahile bırakmışlar. Derken bir arslan gelmiş elbiselerinin üstüne oturmuş. Bunlar arslan korkusundan sudan çıkamamışlar. Biraz sonra o mübarek zat, sabah namazı için kalkmış. Abdest almak için dereye doğru gelirken, arslan kalkmış o Zat’a doğru koşmuş. Adamlar “Eyvah, şimdi onu parçalayacak” diye düşünürlerken bir de bakmışlar ki, arslan ayaklarının dibine yatmış yuvarlanıp duruyor. O da arslanın sırtını okşamış ve “Haydi git” demiş. Arslan alıp başını gitmiş. Bunlar da giyinip gelmişler. O ricalin hayvanatın üzerindeki tasarrufunu görünce önceki akşam söylediklerinden vazgeçerek üçü de mürid olmuşlar.

İşte ehlullahın Cenabı Hakk’ın lütfu ile böyle kuvveti var. Hayvanlar üzerinde de insanlar üzerinde de tasarrufu var. Hatta ağır gelir bazısına, güneşin üzerinde, kainatın üzerinde de tasarrufu var onların.

 

  1. Ali Usta’nın Rusya’ya Gidişi

Ben 24 yaşında iken Rusya’ya, Dağıstan’a gittim. Hareket etmeden önce vedalaşmak için köye uğradığımda Şeyh Efendi bana haber göndermiş: “Bir mektup yazacağım. Bizzat gelsin, alsın” demiş. O akşam gittim. Büyük Şeyh Efendi (Muhammed Medeni Hz.), Şeyh Şerafeddin ile yanyana oturdular. Büyük Şeyh Efendi söylüyor; Şeyh Şerafeddin yazıyor. Uzunca bir mektup yazdılar. Bana “Bu mektup Rusların eline geçmesin” dediler. Kunduracı olduğum için kendime yaptığım ayakkabımın altını kaldırıp dolgu yerine o mektubu koydum kapadım. Memlekete vardım. Mektubu sahiplerine götürdüm, kapılarına dayandım:

– Hacı Nasuh’un evi burası mı?

Kapıya dört kişi çıktı. Babaları 90 yaşında var. Dağıstan’ın en büyük alimi imiş. Bir de damatları var, Murtaza isminde, muhterem bir zat.

– Ben size Türkiye’den Şeyh Şerafeddin’den mektup getirdim, dedim. Mektubu aldılar ama bana soğuk davrandılar, buyur etmediler. Fakat “Kış günü ben nereye giderim şimdi?” diye utanarak zorla eve girdim. “Buyurun” demedikleri için sanki cenazem girdi. “Yemek yiyelim mektubu öyle okuruz” dediler. Yemek yedik. Oğulları benden Türkiye’yi soruyor; baba da mektup okuyor. Derken adam:

– Bakın çocuklar, dedi, ne yazıyor: “Rusya topraklarından Peygamber (s.a.v.) Efendimizin nazarı kalkmıştır. Şimdiden sonra orada mal sahibi kalmayacaktır. Ailenize tahakküm edemeyeceksiniz. Kapınıza bir şapka asıldığı vakit korkup evinize giremeyeceksiniz. Ruslar sizi tahakkümüne alacak.” Bu olamaz. Burada diyor ki: “Resulullah (s.a.v.) Efendimizin nazarı buralardan kalkmıştır.” Resulullah (s.a.v.) Efendimiz Rahmeten lil-alemin değil midir? Burası da âlemden bir kıta değil midir? Buradan da nazarının kalkmaması  lazım, dedi.

Bu itiraz karşısında ben daha da üzüldüm. Ancak mektubu okumaya devam eden baba, birden durdu ve:

– Çocuklar iş bildiğiniz gibi değil, dedi. Burada keramet var. Ben bu mektubu halka dağıtmaya mecburum. Rus’lardan zarar gelmesin diye kendi ismimi siler, öyle dağıtırım. Bak ne yazıyor: “Gözden şehrin de sen müderris iken ikindi namazından sonra kabristanı ziyarete çıktın. Bir mezar başında oturup okurken meçhul bir kişi geldi sana; iki şey vasiyet etti. Bu vasiyetin birisini unutmadın, biliyorsun, ama ikincisini unuttun. Unuttuğun şey bu mektup idi. “Türkiye’den sana böyle bir mektup gelecek, unutma” demişti sana o kişi. Ama sen bunu unuttun. Bu şahıs, Hızır A.S. idi.” Çocuklar, bu olay aynen olmuştur. Ben bunu o zaman bir kişiye söylemiştim. Bu vakanın o kişinin ağzından Şeyh Muhammed Medeni’ye ulaştığını farz edebiliriz. Ancak bu günlerde  mezarlıkda rasladığım adamın bana iki şey vasiyet ettiğini ve ikinciyi unuttuğumu düşünüyordum. Unuttuğumu da kimseye söylemedim. Bu büyük bir keramet.

Ondan sonra bana karşı davranışları değişti. O gece beni bırakmadılar. Ertesi gün Rus’lar gelip beni hapse attılar. Tanıdığım bir mektep müdürü, kefil olup beni hapisten çıkardı ve evine götürdü.

– İki gece bende misafirsin. Şeyh Şerafeddin’i çok methediyorlar. Sen de O’nun yanından gelmişsin. Onun için sana kefil oldum, dedi.

  1. Mustafa Kemal Paşa ile Mülakat

Yunan Bursa’ya geldiğinde, bizimkiler de dağlarda çete harbi yapıyorlardı. Bir taraftan da Anadolu’ya asker sevk ediliyordu. İşte bu sırada Mustafa Kemal Paşa tarafından Hasan Bey isminde kalpaklı bir adam geldi ve bana:

– Mustafa Kemal, sizden yardım istiyor. Beni gönderdi; Şeyh Efendi’ye söyle, dedi. Ben de bunu Şeyh Şerafeddin Hz.’ne naklettim. Şeyh Efendi bana:

– Ali Usta! Sen O’na söyle. İstanbul’dan düşmanı atıncaya kadar elimizden gelen gayreti göstereceğiz ve düşmanı atacağız. Mustafa Kemal biraz kan döküp düşmanı İstanbul’dan atacaktır. Biz de yardım edeceğiz, buyurdular. Ben de bunu Hasan Bey’e söyledim.

Düşman her tarafa yayılınca bizler de Geyve’ye geçmiş, oraya yerleşmiştik. Büyük Taarruz daha başlamamıştı. O vakit Şeyh Efendi’yi Ankara’dan çağırdılar. Şeyh Efendi iki üç gün sonra Ankara’dan döndüğünde O’na:

– Hazret ne için çağırdılar, haberler nasıl? diye sordum. Şeyh Efendi bana:

– Ali Usta, Mustafa Kemal bana “Nasıl muvaffak olacak mıyız?” diye sordu. Ben de, “Evet, muvaffak olunacaktır. Az bir kan dökülüp İstanbul’u alacağız” dedim. Sonra dedi ki: “Benim ömrüm ne kadardır, çok yaşayacak mıyım?” Ben de “Padişahlara dokunmazsan, ömrünce yaşarsın. Onları atarsan seninki de o kadardır,” dedim.” buyurdular.

 

  1. “Din Türkler Elinde Kalacak”

Yunan Harbi sırasında, memleketin harb hali ve harbin sonu, İslamiyet’in durumu sohbet konusuydu. Şeyh Efendi’ye:

–  Müslümanların ve memleketin sonu ne olacak, hazret? diye sordum. Şeyh Şerafeddin Hz. bana, Hz. Ali R.A.’dan bir kıssa anlattı ve buyurdu ki:

–  Bir gün, Hz. Ali Kerremallahü Vecheh Hazretleri’ne kendisi ile birlikte muharebe edenlerden biri bu muharebe esnasında, “Böyle fitne içinde bu işin sonu ne olacak?” diye sormuş. O da: “Din kıyamete kadar bakidir.” dedikten sonra bir müddet başını önüne eğmiş, öylece kalmış. Etrafındakiler uyudu zannetmişler. Neden sonra Hz. Ali (R.A.) başını kaldırıp “Niğme’l-Etrak, Niğme’l-Etrak” yani “Din Türkler elinde kalacak, Türkler ile yücelecek ve kıyamete kadar baki kalacak”, demiş.

Bununla Şeyh Şerafeddin Hz.; harbin sonunun galibiyetimizle sona ereceğini müjdelemiş oluyordu.

 

  1. Cemaleddin Gazikumuki K.S.

Şeyh Cemaleddin Kumuki Hz., Dağıstan’daki Gazi Kumuk şehrindendir. Hz. Osman zamanında ashâb-ı kiram buraya gelerek harbettikleri için bu şehre “Gazi” denilmiştir. Orada bir çok ashâb-ı kiram’ın kabirleri vardır. Cemaleddin Kumuki Hz.’nin ataları da o vakitler Medine-i Münevvere’den gelerek Kumuk’a yerleşen ve Peygamber Efendimizin neslinden gelen kimselerdir. O zamanda Dağıstan’da Hanlıklar vardı. Kumuk Hanı da zalim bir kimse idi. Cemaleddin Kumuki’yi kendisine katip ve müftü yapmak istedi. O da “Zalim kimseye ne katip olurum, ne de müftü” dedi. Bunun üzerine hapse attılar ve çok işkence yaptılar. Cemaleddin Kumuki yine de vazifeyi kabul etmeyince. Han idam edilmesini emretti. Sarayının balkonundan idam sahnesini seyrederken, gözüne ne göründü ise, Han “Serbest bırakın O’nu” diye bağırarak düşüp bayıldı. Cemaleddin Kumuki’yi serbest bıraktılar.

 

  1. Eşlerin Kıymetinin Büyüklüğü

Cemaleddin Kumuki Hz.nin hanımı, eşinin kıymetini bilmez, O’na eziyet eder; O da sabredermiş. Öleceği gün, eşine halini bildirmek için:

– Hanım, şu anda filan yerde bir vapur batıyordu. Onun kurtulmasını Allah’ın izni ile sağladım. Ben bu gün öleceğim. Sen yarın bir gazete al. Söylediklerimin doğruluğunu anlarsın, demiş.

 

Cemaleddin Kumuki’nin kızı ertesi gün gazeteyi alıyor. Hakikaten, batmakta olan bir vapurun mucize kabilinden kurtulduğunu yazıyormuş. Bunu o kız ile görüşenler anlattı. Bu Zat’ın kabri Karacaahmed mezarlığındadır.     Ruhu şad olsun.

  1. Ateş – Süt Kıssası

Bizim köyümüzün ismi Arslantürk’tür. Biz, Sütakar kabilesiyiz. Hayvan ve süt bol olduğu için bu ismi almış kabilemiz. Bir gün Cemaleddin Kumuki Hz., bizim köye geliyor. Komşu köyden ziyaretine gelenler:

– Bizim köyde Ayşe isminde bir kadın var. Çok salihadır. Senden ders istedi, demişler. Cemaleddin Kumuki Hz. mangaldan almış bir ateş kağıda sarmış:

– Bunu verin ona. O’nun dersi budur, demiş. Ayşe kadına ateşi götürdüklerinde:

– Anladım, anladım. Siz de bu sütü O’na götürün, demiş. Cemaleddin Kumuki sütü içmiş:

– Elhamdülillah, Han’ın yaptığı eziyetleri, verdiği kederleri giderdi bu süt. Bu geyik sütüdür. Ben ona ateş gönderdim: “Şimdi tarikatı elde tutmak, bu ateşi elde tutmak gibidir; güçtür”, demek istedim. O da bana geyik sütü göndermiş: “Ben onu tutamaz olsaydım bana bu geyikler gelip kendilerini sağdırır mıydı?” demek istiyor.

Daha sonra İstanbul’a gelen Cemaleddin-i Kumuki Hz.nin İstanbul’ da bir çok müridânı olmuş. Meşhur Üsküdar yangınında pencereden bakıyormuş. Demişler ki:

– Çık Efendi, eşya kurtaralım.

– Benim evimde bir metelik dahi haram para yok. Haram para olmayan ev yanmaz, demiş ve sipsivri onun evi kalmış ortada.

 

  1. Ehlullah’da Tasarruf

Abdülkadir-i Geylani zamanında Bağdat’ta şöyle bir olay cereyan etmiştir:

Bir mürid, şeyhine giderek:

– Şeyhim, ben Basra’ya ticarete gitmek istiyorum. Bir murakabe eder misiniz? Bu işte bir hayr var mı? demiş. Şeyhi murakabeden sonra:

– Mukadderatında Basra’ya ticarete gitmende bir çok mahsurlar gördük. Basra’ya ticarete gidersen elindeki parayı kaybedeceksin, mali durumun bozulacak; ailen kötü yola düşecek. Basra’ya gitme, demiş. Aynı mürid daha sonra Abdülkadir-i Geylani Hazretlerine giderek diyor ki:

– Ya Üstaz! Ticaret için Basra’ya gitme müsaadesi istedim. Şeyhim Basra’ya gitmemi sakıncalı buldu. Siz ne dersiniz?

Abdülkadir-i Geylani Hz.:

– Sen git, ticaretini  yap, demiş.

Bu söz üzerine Basra’ya giden mürid orada bir gün umumi bir helada içinde para dolu olan kemerini unutmuş. Çarşıda işlerini görürken kemerinin yokluğunu farketmiş. Dönüp helaya gittiğinde kemerini bıraktığı yerde bulmuş. Böyle umumi bir yerde kemerini kimsenin almamış olmasına şaşmış. Aynı adam bir akşam rüyasında eşini yabancı bir erkekle zina halinde görmüş. Bu rüyanın çok tesiri altında kalmış. Günlerce ibadetinin ve yediğinin, içtiğinin tadını kaybetmiş. İşini tamamlayıp kârlı bir şekilde memleketine döndüğünde Şeyh’ine giderek:

– Dedikleriniz çıkmadı. Ticaretimi güzelce yaptım, geldim. Ailemde de bir kötülük yok, demiş. Bunun üzerine Şeyh’i:

– Sen benimle konuştuktan sonra kime gittin? diye sormuş. Mürid:

– Abdülkadir-i Geylani’ye gittim. Şeyhi:

– Biz mukadderatı görürüz; fakat onu değiştirenleyiz. Biz tasarruf ehli değiliz. Abdülkadir-i Geylani ise tasarruf ehlidir. Mukadderatı değiştirir. Paranı kısa bir süre için kaybetmen, o elim hadiseyi rüyada atlatman, Abdülkadir-i Geylani’nin tasarrufu ile mukadderatının değiştirilmesi sayesinde olmuştur.

 Şeyh Servet Kimdir?

Değerli alimlerimizden Büyük Millet Meclisi Birinci Devre Bursa Mebusu rahmetli Servet Akdağ gençliğinde Mevlana Celaleddin-i Rumi’ye intisab ederek O’nun ruhaniyetinden feyz almaya çalışmış ise de, rüyasında kendisinin O’nun mürşidi olmadığı, Bursa ‘da Dağıstan muhacirlerinin kurdukları köydeki Şeyh Şerafeddin Dağıstanlı tarafından irşad olunacağı bildirilmiştir. Ne bu köyü, ne de orada böyle bir kimsenin bulunduğunu bilmediği halde, yaptığı arama neticesinde riiyasının doğru olduğunu görmüş ve bu Zat’a intisab etmiştir. Ancak şeyh intisabını kabul etmeden evvel mürşidine tam itimatla bağlanabilmesini temin için hakkında gerekli incelemeleri yapması ve bu hususta vaki olacak görüntüleri ve hasıl olacak kanaati kendisine bildirmesi için bir zaman vermiştir. Bu sırada Servet Akdağ rüyasında Hazret-i Muhammedi (s.a.v.) ve O’nun arkasında Şeyh Şerafeddin Dağıstani’yi görmüş ve Peygamberimiz Şeyh’e işaretle mürşidinin bu Zat olduğunu ve kendisine intisab eylemesi gerektiğini bildirmiştir.

Ertesi gün, bu haberi vermek üzere Şeyh’i ziyarete giden Servet Akdağ’ı Şeyh, gülerek karşılamış “Anlat bakalım gördüğün rüyayı” deyince arkadaşınız, mürşidinin rüyadan tamamiyle haberdar olduğunu anlamış ve riiyam sizce de malum bulunduğuna göre buyurun siz anlatınız” diyerek rüyayı mürşidinin ağzından dinlemiş ve her ikisinin de bu rüyayı ayni zamanda birlikte gördüklerini hayretle öğrenmiştir.

Not: Bu yazı Sinan Onbulak “Ruhi Olaylar ve Ölümden Sonrası” 1975 yılı basılan eserinden alınmıştır.

 

  1. Üstaz İle Şeyh Servet

Ben Bursa’da iken Şeyh Servet Bursa’dan Arabistan’a gitti. Şeyh Efendi’ye gittim.

– Şeyhim, Servet Efendi Arabistan’a gitmiş diye işittim, dedim.

– Evet, giderken bana geldi. “Şeyhim ben seni anlayamadım, tanıyamadım” dedi. “Sen beni anlayamazsın. Nasıl beş yaşındaki çocuk seni anlayamazsa, sen de beni anlayamazsın”, dedim, ona. “Ama ben seni biliyorum. Beş yaşındaki bir çocuğun makamında bir adamsın”, dedim. Böyle, benden vazgeçerek gitti Arabistan’a, dedi.

Şeyh Servet, Şeyh Efendi’nin vefatından (1936) sonra Arabistan’ dan döndü ve Bursa’ya bana misafir geldi.

– Ne gördün Arabistan’da, anlatır mısın? dedim.

– Ben Şeyh Efendi’den vazgeçip gittim. Şu kalbimin esrarını önüme döküp açacak bir adam aradım. Mekke-i Mükerreme’de aradım, bulamadım. Medine-i Münevvere’de aradım, bulamadım. Hind ile Yemen arasında aradım, bulamadım. Nihayet Mısır’a geldim. Mısır’da meczublar var. O meczublardan bir şey alabilir miyim diye çalışırken bir şey alamadım. Kaldığım otele gelirken “Ya Rabbi, Mekke’yi, Medine’yi gezdim; Hindistan’ı, Yemen’i gezdim. Hiç bir yerde şu kalbimin esrarını döküp de anlatacak bir adam bulamadım”, diye ağladım. O sırada arabada yatan bir fakir adam arabaya dayadı ellerini, kalktı: “Bana bak, bütün evliyaların nuru ve Zeynü’l-evliya, bütün evliyaların güzeli Zeynel Abidin’i Bursa’da bıraktın. Şimdi burada adam mı arıyorsun?” dedi, bana. Adamı daha fazla konuşturmak istedim; “Bana emir bu kadar”, deyip konuşmadı.

Şeyh Servet, Şeyh Şerafeddin Hz.nin nüfustaki isminin Zeynel Abidin olduğunu bilmiyormuş. Ancak Şeyh Efendi’nin oğlu Selahaddin Bey biliyordu. Şeyh Servet de gidip Zeynel Abidin isminin Şeyh Efendi’nin esas adı olduğunu öğrenince kaçırdığı fırsat için çok üzüldü.

 

  1. Ahmed Suguri K.S.

Ebu Ahmed Suguri Hazretleri, Şeyh Şamil ile birlikte Rus’lara karşı savaştığı için Rus’lar O’nu vatanından ayırıp sürgün ettiler. Sürgüne  gönderilirken kalabalık halk arasında atlar birden duruyor. Arabacı atları dövüyor. Fakat atlar kımıldamıyor. Ahmed Suguri Hz., arabacıya:

– Bana bak arabacı, dövme atları. Onları ben durdurdum. Ne yapsan gitmez onlar. Ben birisi ile görüşeceğim. Ondan sonra gidersin, diyor.

Halk arabanın etrafına toplaşıyor. Ahmed Suguri Hz., halkın arasından çok süslü, renkli Rus jandarması üniforması giymiş bir genci yanını çağırıyor ve kimin oğlu olduğunu soruyor. Aslında müslüman olan genç, babasının ismini söyleyince:

– Ah benim iyi arkadaşımın kötü oğlu! Bulamadın mı Allah yolunda gidenlerin yanında bir kısmet? Bir dilim ekmek için, gidip bu dini batıl kimselere hizmet ediyorsun, diyor.

– Efendim, bu sırmalara, elbiselere heveslendim.

– Bırak o hevesi. Şimdi ben sana nasihat etsem dinler misin?

–  Dinlerim efendim.

– Elbette dinleyeceksin. Vahşi hayvanlar dahi bizim nasihatımızı tutar.

Az evvel atları nasıl durdurduğunu gören genç ve etrafındakiler bu Zat’ın hayvanlar üzerinde de tasarrufu olduğunu teslim ediyor ve nasihatini dinlemek için kulaklarını açıyorlar.

– Oğlum, zahirde halktan ayrılma. Kendinde bir büyüklük görüp gurur duyma. Batında da Hakk’tan ayrılma. (Kabristanı işaret ederek) Şu kabristanı görüyor musun? Orada yatacağını da hatırından çıkarma. Zira onu unutanlar büyük hatalar işler.

Bu nasihat, hepimize yeter; eğer yapabilirsek. Allah cümlemizi zahirde halkla, batında Hakk’la olan salih kullarından etsin.

 

  1. Küçük Hüseyin Efendi K.S.

Bazı hocalar Küçük Hüseyin Efendi’yi padişaha şikayet etmişler. Demişler ki:

– Bir takım cahilleri arkasına takmış. Bu Küçük Hüseyin bir emrederse o cahillere, seni de tahtından indirirler. Bunun terbiyesinin verilmesi lazım.

Padişah (ya Sultan Hamid ya da Reşad pek kesin bilmiyorum) demiş ki:

– Madem ki hem “Ben batın, maneviyat ehliyim” diyor hem de böyle yanlış yolda gidiyor; sizleri bir araya getirelim. Manevi ve batıni bir adam olmadığını isbat edin. Ben de o vakit onu cezalandırırım.

Çağırmışlar Küçük Hüseyin’i. O da Hasan isminde bir mürid almış yanına gitmiş. Müridine “Sen burada, kapıda bekle ben çıkıncaya kadar” demiş ve toplantıya katılmış. Hocalar:

– Biz, Lailahe İllallah’ın zahiri manasını biliyoruz: “Allah’dan başka Allah yoktur.” Bunun batınî manasını da sen ver. Ehl-i Batın’dan olduğunu isbatla.

Küçük Hüseyin Efendi:

– Bu çok küçük şey demiş. Bizim arkamıza takılan cahillerden bir Hasan var. Dışarıda bekliyor. O Hasan’ı çağırın. O da verir bunun batınî manasını, demiş.

Hasan’ı çağırmışlar. Küçük Hüseyin Efendi;

– Hasan! Bunlar “Lailahe İllallah “in zahiri manasını biliyorlar; batınî manasını da bizden istiyorlar. Sen ver bunun manasını.

Hasan:

– Şeyhim, bunlar korkmazlar mı acaba? İçlerinde korkacak varsa dışarı çıksın, demiş.

– Korkmayız, korkacak ne var ki? demişler. Bunun üzerine Hasan bir “Lailahe”, demiş, durmuş: Bütün kainat yok olmuş. Kendileri de bir tehlikeli mevkide sallanıyormuş. Çok fena korkmuşlar. “İllallah” demiş, her şey yerli yerine gelmiş. “Zaten Allah’tan başka bir şey yok. Herşey yoktan var olmuştur.” demiş. “İkinci mana daha korkunçtur. Korkan varsa dışarı çıksın” diye ilave etmiş. Hocalarda “Bu kadarı bize yetti” demişler.

  1. Hacı Ahmed Efendi ve Müridleri

Bir gün Hacı Ahmed Efendi’nin(*) müridlerinden Hacı Akif, Hacı Kamil, Hacı Mecîd ve sair ihvanları bir arada sohbet ederlerken gördüm. Yanlarına gittim. Sohbet arasında dil afâtı yapıyorlardı. Hallerini beğenmeyerek bir müddet onlardan uzak kaldım. Bir gün rüyamda gayet berrak akan bir nehir gördüm. Kendi kendime bu nehrin kaynağını görmeye azmettim ve nehrin ters istikametinde yürümeye başladım. Birden karşıma Şeyhim Şerafeddin Hz. çıktı. Bana:

– Nereye gidiyorsun Ali Efendi? dedi. Ben de:

– Bu nehrin kaynağını bulmaya gidiyorum, dedim. Bana:

– Sen bu gidişle bulamazsın. Karşıya bak, dedi. Baktım; karşı taraftan Hacı Ahmed Efendi’nin müridleri geliyorlar.

Şeyh Şerafeddin Hz. bana:

– Bunlara takıl, beraber gidersen, bulursun. Tek başına bulamazsın, buyurdular. Ben de bundan sonra Hacı Ahmet Efendi’nin müridânını hoş gördüm.

(Hacı Ahmed Sevsevil Efendi, Camii Kebir’de (Ulu Cami) uzun süre imamlık yapmış. Şeyh Şerafeddin Hz.nin yetiştirdiği mürşidlerdendir. Kabri, Karacaahmed Kabristanı’nda Cemaleddin Kumuki Hz.nin yanındadır.)

 

  1. Şeyh Muhammed Necati Hazretleri Anlatıyor

Şeyh Şerafeddin Hz.nin Reşadiye (Güney) Köyü’nden Bursa’ya geldiğini  işittim. Ben de Yenişehir’de idim. Şeyhimi görürüm diye Bursa’ya geldim. Karşılaştığımızda Şeyh Efendi bana:

– Muhammed Zahidil-Anadolu’nun selamı var, dedi. Ben:

– Ve aleyküm selam, dedim. Ertesi günü Şeyh Hazretleri yine bana:

– Muhammed Zahidil-Anadolu’nun selamı var, buyurdular. Ben de

– Ve aleykümüsselam, dedim. Ama içime bir sual geldi. Kendi kendime: “Muhammed Zahidil-Anadolu dün selam gönderdi; ben burada idim. Bugün yine selam gönderdi; ben yine buradayım, o halde niçin kendisi gelip selam vermiyor? diye düşündüm. Üçüncü gün Şeyh Efendi yine bana;

– Muhammed Zahidil-Anadolu’nun sana selamı var, deyince dayanamadım ve:

– Şeyhim! Sen buradasın, ben de buradayım. O’nun da burada olması lazım. Doğrudan doğruya niye kendisi bana selam vermiyor da sizinle selam gönderiyor? dedim. Şeyh Efendi:

– O sana geldi. Sen onu tanımadın, deyince ben:

– Ne zaman, nerede geldi? dedim, Şeyh Efendi:

– Sen İstanbul’dan vapurla geliyordun. O senin yanına geldi. Sen vapurda denize bakarak tütün içiyordun. O tütünü elinden alıp denize attı ve “Sana bu tütün yakışmaz, sana bu yakışır” diye küçük bir koku verdi. İşte o, Muhammed Zahidil-Anadolu idi. İkinci defa O sana yine geldi. Senden ihvanlardan filancayı sordu. O’nun hakkında sana “O kimse ölümden korkar mı?” dedi. Sen de “Korkmaz” dedin. Bu O’nun sırrı  idi ve sana o adam için “O’na söyle O’nun seksen gün ömrü kaldı” dedi. Sen bunu O kimseye tebliğ ettin. O da seksen gün saydı, sekseninci gün vefat etti, buyurdular.

Ben o günden sonra tütünü terk ettim. Böylece de Muhammed Zahidil-Anadolu’nun kim olduğunu anlamış oldum.

 

  1. Muhammed Necati Hazretleri ve Müridleri

Bir gün Hacı Muhammed Simavi Hazretlerinin(*) müridlerinin sohbetinde bulundum ve onlara bir sebepten kırıldım. Bir süre onlardan uzaklaştım. Bir gün rüyamda görüyorum ki Şeyhim Şerafeddin Hz. önümde hızlı hızlı giderek bir tepeyi çıkıyor. Ben de arkasından koşuyorum. Şeyh Efendi tepeye çıktı ve oturdu. Ben de karşısına gelmiştim ki bana:

– Arkamdan ne koşuyorsun, geriye bak bakalım, dedi. Arkama baktım: Bütün insanlar kimisi boğazına, kimisi beline, kimisi bacaklarına kadar suda boğuluyorlar. Kurtulmaya çalışıyorlar, kurtulamıyorlar, çabalayıp duruyorlar. Bir taraftan da yeşil bir nur görünüyor. Şerafeddin Hz. bana o nuru.göstererek (Muhammed Necati Hazretlerine o havalide Yeşil Hoca derlerdi):

Bak bakalım şu tarafa, dedi. Baktım. Mehmed Necati Efendi Hazretlerinin müridlerinin hepsi o yeşil nur altında muhafaza olunuyorlar. İnsanların içinde boğuldukları deniz de “Gaflet denizi” imiş. Şeyhim bana bu denizi göstererek:

– Şunlara da bak, dedi. Ben de hem baktım ve hem de:

– Şeyhim! Böyle şeylere, nura ve denizdekilere kıymet vermem ki, dedim. Oda:

– Vermediğin için mahrumsun ya, dedi. Bu rüyadan sonra artık Şeyh Muhammed Necati Hz.nin müridlerini de beğenmemezlik etmedim.

(Mehmed Necati Hazretleri, Şeyh Şerafeddin Hz.nin vazife verdiği mürşidlerdendir. Kabr-i şerifleri Bursa, Yenişehir, Terziler Köyündedir.)

  1. “Nefsle Mücadele Son Nefese Kadardır”

Müridlerden bir kaçı Şeyh Şerafeddin Hz.ne;

– Bu gece nasıl sabahladınız, efendim? demişler. Şeyh Efendi:

– Zalim elinde sabah ettim, diye cevap vermiş.

Müridler, Şeyh Efendinin zalim bir şahsın elinde sabahladığını sanmışlar ve tereddüde düşmüşler. Şeyh Şerafeddin Hz. buyurmuş:

– Yanlış anlamayın. Zalim nefsimin elinde sabahladım. Müridler:

– Şeyhim, sizde de hala nefs var mı? deyince Şeyh Şerafeddin Hz. buyurmuş:

– Bir kimse mücahede ile Cenabı Hakk (c.c.)’a  ne kadar yaklaşsa, onun düşmanı da öyle ve o derece kuvvetli karşısına çıkar. Bu düşman son imtihanı bitmedikçe ve ölüme yedi nefes kalıncaya kadar, onu bırakmaz. Nefs, dünya, şeytan, heva onun karşısındadır. İşte ben de böyle bir zalimin karşısında sabahladım

 

  1. Gadab-ı Nefsani 

Bilcümle tarikatların meşayih ve mürşid-i  kirâmı ittifak buyurmuşlardır ki, tarikata talip olan ve hidayet yoluna girmek isteyen bir kimsenin, tarikatın hakikati ve halaveti îie esrarını bilmesi ve mürşid-i kamilin yüce sözlerini anlaması için kalbinde ahlak-ı zemimenin (kötü ahlakın) asârından bir nokta kadar dahi kalmamış olması gerekir. Ahlâkını güzelleştirmeden tarikatın esrar ve hakikatından haberdar olamaz ve mürşidin kelamını anlayamaz. Bunu başaramamış bir kimsenin üzerine gelen haller ise evham ve hayalden ibaret olup hakikat ile alakası yoktur.

Asrımızın Ekâbir Ricalullahı’ndan Mevlana Eşşeyh Emanullahil-Haydari K.S., Receb-i Şerif’in yirmi yedinci gecesinde bilcümle mürşid-i kiramı, erbainde olan yediyüz kadar ittiba ve müridanı ile birlikte davet buyurdu. Şeyh Emanullah Hz.dedi ki:

– Ya ihvan, ya cemaatil-mürşidin! Hidayet ve mücahedeye talip olan bir kimse için hangi kötü ahlak, en büyük bela ve engeldir?

Bütün mürşidi kiram hazerâtı, bunun “gadab-ı nefsani” olduğunu beyan buyurdular.

Gadab-ı nefsani demek, nefsin izzetine dokunan söz ve yahut bir iş karşısında hiddetlenmek demektir. Bir de “gadab-ı ilahi” vardır. Bu da, Allah-ü Azimüşşan’ın emir buyurduğu bir hüküme, yahut mürselin-i kirama ve mukaddesat-ı ilahiyeye karşı tecavüz eden, kötü söz söyleyen bir kimseye karşı duyulan gadabdır. Bu  iki gadab arasında büyük bir fark vardır. Gadab-ı ilahi, mahzurlu ve yasak değildir. Fakat farkına varmadan Allah için hiddetleniyorum derken nefsin hilesi karışırsa o zaman mahzurlu olur.

Bir misal olmak üzere İmam-ı Ali Kerramallahü Veche’nin bir macerasını hatırlatmak istiyoruz. İmam-ı Ali (R.A..), bir gün küffar ve müşrikten meşhur bir pehlivan ile cenk ederken Hz. Ali onu yere düşürdü. Bir hamle ile işini bitirmek üzere iken kafir, Hz. Ali’nin yüzüne tükürdü. Bu hal, Hz. Ali’nin izzet-i nefsine dokundu ve derhal onu bıraktı. Sonra sahabe-i kiramdan birisi:

– Ya İmam! Hasmınız kafirlerin en kahraman pehlivanı idi. Fırsat bulduğun halde neden onu katletmedin? diye sordu.

Hz. Ali cevaben:

– Kafir bana hile yaptı. Yere düşürdüğüm zaman yüzüme tükürdü. O zaman izzet-i nefsime dokundu. Eğer öldürmüş olsaydım gadab-ı nefsaninin eseri karışacak idi. Nefsanî gadap için bir canın katli caiz değildir. Şimdiye kadar ne kadar kafir öldürdü isem hepsini müslümanlığı yükseltmek, yaymak ve gadab-ı ilahi için tepeledim, diye buyurdu.

Gadab-ı nefsaninin ne kadar muzır bir ahlak olduğu buradan anlaşılıyor. Gadab-ı nefsani, şehvetten başka her türlü kötü ahlakın temelinde yatar. Gadab-ı nefsaninin zararlarından biri de iman nurunu söndürüp mahvetmesidir. Rüzgarlı bir gecede lambanın söndüğü gibi iman nurunu söndürür ve mahveder. Gadab-ı nefsani, bütün kötü ahlakların başıdır.

Resul-ü Ekrem (s.a.v.) bütün insanların en halim, rahim ve müşfiği olduğu halde. Cenab-ı Hakk ona Al-i İmran suresi ayet 159’da; “Allah’ın rahmetinden dolayı, ey Muhammed, sen onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba ve katı kalbli olsaydın, şüphesiz etrafından dağılır giderlerdi. Onları affet, onlara mağfiret dile, iş hakkında onlara danış, fakat karar verdin mi Allah’a güven, doğrusu Allah güvenenleri sever”, buyurmuştur. Bundan anlaşılıyor ki, insanın şeref, fazilet ve keramâtı, gadab-ı nefsani yüzünden noksan olur. Gadab-ı nefsani, insanın İslam dininin eserlerinden dahi mahrum kalmasına sebep olur. Bu nedenle, bu kötü ahlaktan kurtulabilmek için her türlü sebebe başvurmak ve mücahede etmek lazımdır.

Yukarıda bahsettiğimiz olayda. Şeyh Emanullah Hz.nin maksadı da kendisine tabi olanlara gadab-ı nefsaninin şer ve zararlarını; baştan onu mahvetmedikçe selamet bulamayacaklarını anlatmak idi. Gadab-ı nefsaniyi bırakıp diğer kötü huylarından kurtulmak için çalışan bir kimse, silahsız harb edene benzer. Evvela onu yok etmedikçe gayretleri faide vermez. Bu kötü ahlaktan ve diğer bütün kötü huylardan kurtulmanın tek çaresi, tarikatın usul ve metodlarına göre mücahede etmektir. Halvet, uzlet, riyazât ve erbaini şerif gibi bir müridin terbiyesine ve ihyasına medar olan ne kadar sebep ve yol var ise, mürşid-i kamilin emir ve tedbiri üzerinde o yollarda, zulmani perdeler kaybolup kalp gözü açılıncaya kadar çalışmak lazımdır.

Mürşidin yed-i emanetinde olan müridin nasibi tekmil olunca, sütten kesilmiş bir yavru nasıl ki her çeşit yiyecekten gıda almaya başlarsa, mürid de ruhani gıda olan füyûzat ve rahmetleri anlamaya ve celbe başlar. Arzu ettiği ruhlar ve berzah ehli ile dahi içtima hasıl olur, konuşur. “Hakikat nedir?”, “evham nedir?”, “hayal nedir?” anlar. Hakk tarafından gelen iyilikler, manevi gelirler ve ihsanların kaynaklarını idrak eder. Hiç bir meselede önünde perde kalmaz. Eşyanın hakâyıkını hakkıyla anlar. Bütün azaları ve kalbi ile beraber beş duygusu da zakir olur. Enbiya Suresindeki  “Ey Muhammed, Senden önce de, kendilerine vahyettiğimiz adamlar gönderdik. Bilmiyorsanız öğüt veren kitabı tanıyanlara sorunuz.” (21/7) ayet-i kerimesinin sırrına da mazhar olur ve insan-ı kamil olur. İşte tarikatın sırrı ve tarikatın beşer için temin edeceği saadet budur.

Eğer kalb, kötü ahlâkın yuvası iken, bir şahıs, yüzyirmidört bin enbiya ve mürselin-i kiramın ameline muvaffak olsa, o amelden o kimseye bir faide yoktur. Zira o amel, yirmidört saat zarfında nefs ve şeytanın emrine uyduğu takdirde, dost ve düşmanın malı olur; kendisine bir şey kalmaz.

Cenab-ı Hakk, cümlemize vusûl-i hakiki nasip buyursun.

Amin.

ALİ USTA’NIN HATIRATINDAN – I. KISIM ( Linke Tıklayınız)