‘YAZILMIŞTIR HERŞEY’ GARİBLERİN KİTABI’nda – tasavvuf ve sufiler

‘YAZILMIŞTIR HERŞEY’ GARİBLERİN KİTABI’nda

‘YAZILMIŞTIR HERŞEY’ GARİBLERİN KİTABI’nda

Birkaç ay önceydi; canlardan bir can kitap tanıtım yazıları istemişti.
Ancak alışıldık, sıradan “tavsiye” yazılarına benzer çalakalem yazılara elim varmadı.

Sonra birgün, Kitap Sarayı’nda yeni yayınlar arasında -18 yıl önce ilk defa okuduğum- “Gariplerin Kitabı“nın Mavi Yayıncılık tarafından çıkarılmış olan yeni baskısını görünce ‘gecikmiş bir tanıtım yazısı’ yazma fikri gönlüme geldi, kaldı. Son günlerde bazı sansasyonel gazeteler yanısıra muhafazakar ve “millici” yayın organlarında da önemli bir yer işgal etmeye başlayan “hristiyanlığı seçen” Türkiye müslümanlarına dair haberler bağlamında İslamiyet-Hristiyanlık ilişkisini -çarpıcı bir örnek olan Abdülkadir es-Sufi ve eserleri ışığında- ele almak adeta vacib olmuştu.

Abdulkadir es-Sufi ( daha sonra el-Murabıt) adı ile İslam dünyasında tanınan Ian Dallas Gariplerin Kitabı’nda öyküsü anlatıldığı üzere 1967 yılı Ramazan’ında Fas’ın Merakeş kentindeki Karaviyyun Camiinde İslam’a girer.  Kısa süre sonra Fas’ın Meknes kentinde Şazeli tarikatının Darqawi kolunun mürşidi Şeyh Muhammed Habib ed-Darqawi’ye intisab eder. Şeyh tarafından kendisine ”es-Sufi” lakabı verilir.

Şeyh Muhammed bin Habib el-Alevi[K.S.]

Gariplerin Kitabı’nda Ian Dallas’ın Abdulkadir es-Sufi oluşu sürecinde 1968 yılında yaşadığı tasavvufi serüveni anlatır. 1970 yılına gelindiğinde tarikat içinde halife (=mukaddem) konumunda olan es-Sufi, İngiltere’de yaptığı “çalışma” sonucu dört Batılı’yı daha ”yol”a getirmiştir, 1970’te ABD’ye gider ve ardından bütün Avrupa, Güney Afrika, Nijerya, Malezya, Endonezya ve pek çok Arap ülkesini dolaşır. 1971 ‘de tebliğini kabul ederek tarikata alınan insan sayısı 16’ ya ulaşmıştır. O yıl 4 müridi ile beraber Şeyhiyle buluşmayı da planladığı Hacc’a gider. Ancak Şeyhi Hacc yolunda iken Cezayir’de vefat edince bu görüşme gerçekleşemez. 1974’de ABD’nin Kaliforniya eyaletinde verdiği ve Batılıları İslam’a davet için organize edilen seminer notlarından oluşan Muhammedi Yol adını taşıyan kitabı yayınlanır.

1976 yazında Londra’daki ünlü Hyde Park’ta insanları açıktan İslam ‘a davet etmeye başlarlar. Aynı yı1 bağlıları ile beraber Londra’nın kuzeydoğusunda 100 mil mesafedeki Norfolk’ta , 10 yıl kadar yaşayacağı ”Müslüman Köyü”nü kurmaya başlarlar; 1970’lerin sonunda cemaatı, bu köyde modern hayata kafa tutan bir hayat tarzı üzerinde yaşayan ve İslam’ı kabul etmiş 200 aileye ulaşmıştır. Bu topluluk ortaya çıkan bazı güçlükler üzerine bizzat, Abdulkadir es-Sufi tarafından yavaş yavaş dağıtılır ve nihayet 1987 sonlarında İspanya’nın Granada şehrinde kendi tarikatı etrafında teşekkül eden müslüman topluluğun yanına hicret eder.

Seyr ü Sülukunu devam ettirerek müridlikten mürşitliğe adım atan Abdülkadir es-Sufi’nin bir kısmı Türkçe’ye kazandırılmış ” ;
Muhammed’in Yolu“,”Gariplerin Kitabı” (Türkçe baskılar, I-II; Kasım 1979, Nisan 1980 Yeryüzü Yayınları; III. Ekim 1987 İklim Yayınları)“,
“100 Basamak” (Yeryüzü Yayınları)
Cihad (Türkçe baskı, I: Mayıs 1980, Yeryüzü Yayınları)”,
Ayetlerden İşaretler (Türkçe baskı, Haziran 1981 Yeryüzü Yayınları)” gibi önemli eserleri mevcuttur.

Ayrıca Yaşar Kaplan‘ın “önemli” noktalara işaret eden takdimini de kapsayan “Yarınki İslam” adlı bir risalesi de Aylık Dergi Yayınları arasında yayınlandı.

Abdülkadir es-Sufi‘nin arzettiği önem, Batılı-Hristiyani normlarla çözümlenemeyen ‘çağdaş dünya’nın “en çağdaş” meselelerine İslam’ın sunduğu çıkış yollarını gösteren “öncülerden biri” oluşudur. Muharref Hristiyan doğmalarının bunalttığı ‘çağdaş’ ve ‘uygar’ Batı dünyasının kararmış gönüllerinde ‘yeniden doğuş’un ışıklarını yakan öncü isimler arasında eserleri dilimize de çevrilmiş olan Martin Lings (Ebubekr Siraceddin), Muhammed Es’ed, Roger Garaudy ilk aklımıza gelenler.Bu insanlar kültür birikimleri, entellektüel kapasiteleri kendi ülkelerinde belli bir düzeyin üzerine çıkmış ‘soy’ kafalar olduğu için Hristiyanlıktan İslam’a kendiliğinden doğuşları basit bir “ihtida” olayını aşmakta ve ‘kendiliğinden’ bir yengi/yenilgi konusunu gündeme taşımaktadırlar. Öte yandan bugün bütün İslam Ülkelerinde adeta “putlaştırılan” çağdaşlık, teknoloji, konformizm, bilgi fenomeni gibi kavramlara ilişkin önemli şeyler ifşa etmektedirler. Batılı hristiyan-ateist yaşama ideolojisinin tükenişinin birer canlı manifestosu olan bu örnekler ortada iken ‘az gelişmiş’ İslam ülkelerinin “biraz gelişmiş” elitleri arasında görülen Hristiyanlığa geçme, Noel ayini gösterişleri, v.s. ne kadar traji-komik bir tablo ortaya koymaktadır. “Biraz gelişmiş” batıcı ve batılcı elit ve elitistlerin bu hal-i pürmelali aslında müslümanların kafa yormasına değmeyecek bir ‘vakıa’ olmasına rağmen bazı “biraz gelişmiş” müslümanların bu konuyu “mukaddes cihad” konumunda ele alması bir yanıyla bütün müslümanları ilgilendiriyor. Elmanın çekirdeği, ile irşad yapmağa soyunan; Batı’nın hergün değişmeye uğrayan ve hemen hemen tamamı materyalistik önermelere dayanan pozitif bilim kapılarına İslam’ın değişmez, ezel-ebed gerçeklerinin ne güzel de uyduğunu isbata çalışan bilim amatörlerinin İslam adına getirdikleri örnekler son yıllarda sansasyonel bir şekilde ortaya döküldü. Aya ayak basan astronot Armstrong, denizler kaşifi Kaptan Coustouo isimleri etrafında koparılan yaygara, ‘karanlık’ provakatörlerin gençliğe yönelik ajitasyon yayınında karşı saldırıyla iyice gürültüye getiriliyordu. Sonuçta elde kalan sıfırdır, koskoca bir sıfır…

İslam’ın zamanlar ve mekanlar üstü ilahi mesajını kendi kapasitesi belirli beyinlerin (korteks) iki lobu arasına sıkıştırmak isteyen bu amatör bilimcilerin Batı’nın kolej düzeyinde eğitilmiş bir gencine verebileceği hiçbir şey yoktur.
Amma -Allah’ın yardımıyla- Batı’nın en “soy” kafaları Kuzey Afrika çöllerinde mütevazi bir dergahta aradıklarını bulabilmektedirler.

Şeyh Muhammed el-Fayturi [K.S.]

Bu arayış ve buluşun güzel bir örneği olan Abdülkadir es-Sufi‘nin eserlerinden bazı alıntıları sunarken son bir noktayı -belki her kitabın, her yazının sözbaşına kaydetmemiz gereken bir noktayı merhum ve mağfur Fethi Gemuhluoğlu‘ndan iktibasla- belirtmek yerinde olacaktır:

Herşey yazılmıştır, Kerim Kitabımız’da yazılmıştır. Hakim Kitabımızda yazılmıştır, Mübin Kitabımız’da yazılmıştır. Kur’an-ı Azimüşşan’da yazılmıştır. Herşey söylenmiştir. Peygamber-i Ekber söylemiştir, peygamber-i ins ü can söylemiştir, Allah Azze ve Celle’nin ulu Rasulü Muhammed (s.a.v.) söylemiştir.

Yazılan ve yazılacak olanlar Kitab-ı Kerim’e uygunlukla değerlenir, değerlendirilir;
söylenen ve söylenecek olanlar Peygamber-i Ekber (s.a.v.)‘in söylediklerine kıyasla değerlenir, değerlendirilir vesselam…

 

GARİBLERİN KİTABI’ndan Alıntılar:

“…Şafak vaktine yakın bir zamanda rüya gördüm. Bir yükseklikte, rüyaların rüya olduğu bir yerdeyim. Yanı yöresi belirgin değildi bulunduğumuz yerin. Altı ve üstü yoktu. Hep beyazlar giyinmiştik. Anlamadığım bir dilden duyduğum sesler kulağımdan eksilmiyordu. Kendimi bir adamın önünde secde eder halde gördüm. Adam ışıltılı bir canlılık içine gömülmüştü ve adamdan yayılan enerji benim gözeneklerime işliyordu. Ona bakamıyor ama onun bana baktığını hissediyordum. Hem korku, hem de tatlı bir korunma duygusu içindeydim. Beni o güne kadar duymadığım, uyanınca da hatırlamadığım bir adla çağırdı…”

***

”Bana öyle geliyor ki bu giriştiğim yolculuk, bilgi merkezi dedikleri yerden dünyanın çöllerine açılan, bana rahat yüzü göstermiyecek birçok yolculuklar zincirinin yalnızca bir başlangıcıdır.”

***

”Yalnızca çalışma masasının arkasındaki duvarda çerçeveli, garip giriftlikte bir desen asılıydı, Tantric-tarzı bir labirenti andırıyordu. Bu nesne beni celbetmekte, çalışma odama girdiğimden itibaren dikkatimi üzerinde toplamamı istercesine bana işaret etmekteydi, ben ya kalın kafalı olduğumdan yahut inatçılığımdan bu işaretleri görmezlikten geliyordum… Gözlerimi yumdum. ”Onu aşağı indir ve öbür yüzünde yazılanı oku” Nefesim kesildi. Nereden gelmişti bu zorlayıcı istek? Resmin sırtında birşeyler yazılıydı, alıp ışığa tuttum. Şöyle diyordu: “Bu bilgiyi arayarak elde edemezsin, ne var ki onu bulanlar yalnızca aramış olanlardır. Bistam’lı Bayezid… Sanki gövdem aldığım her nefeste yenileniyor gibiydi.

***

”Bunda hiç şüphe yok, gönderildiniz siz.” ”Gönderilmek mi” ”Aklıma atanışımı bildiren kuru teleks notu geldi. ”Sen bizden birisin kardeşim.”Kalbinin üzerine birkaç kere vurdu, “Kendiniz bulun. Hepsi burada. Herşey.. Şuracıkta… buradadır . Hmm? , Bu çalışma odasına niçin geldim sanıyorsun? Kalp kalbi bulur” , Fiziki bir organ olarak kalbin her nasılsa kainatı içine aldığını” ima etmemişti: Öyleyse bir başka kalbe işaret ediyor olmalıydı. ”

***

darqawi

”Veli şimdi de yüzünü kaldırıp herbirimize bakmaya başladı . Hatırı sayılır bir kalabalık olmasına rağmen diyebilirim ki incelemeye tabi tutuyormuşçasına teker teker baktı. Yalnız yüzlerimize değil, ruhlarımıza da bakışlarını çevirdi. Söylediklerim konusunda Allah şahidimdir.” ”Sen Arşiv Yetkilisi’sin. Kitapları kullanıyorsun. Ama bilgi sahibi değilsin, Şimdi bilgiyi bulacaksın.Seni onun yakınına kadar götüreceğim. Senin aradığını içeren bir kitab var. Adı Gariblerin Kitabı. İçinde bu dünyada ve sonrasında bilmek istediğin herşey var.”

***

“Şafaktan önce sabah namazı için kalkıyor, sonra Şeyhimizin soylu virdini okuyorduk. Vird bazı Kur’an cüzlerini okumak , bazı dualarda ve zikirde bulunmak demekti. Zikrin ne sayıda yapılacağına Üstadımız karar verirdi. Vird Rabbin en sevgili velilerine lutfettiği bir kutsal armağandı. Vird aynı zamanda müridin ruhca korunmasını ve ruhca ilerlemesini sağlayan bir araç görevi de yüklenmişti. Zikr şeyh efendimiz tarafından müride ruhi ihtiyaçlarının uyumu içinde bireysel olarak verilir. Bu tıpkı bir hekimin aynı hastalıktan şikayetçi olan iki ayrı hastaya iki farklı ölçüde ilaç yazması gibidir. Herbirimizin belli bir sayıda yapmamız gereken özgül bir zikri vardır.Bu zikr tamamen kendi arzumuz ve enerjimize bağlı olarak gerçekleştirdiğimiz bir zikirdir. Zikretmek İslam’ın temel ruhi etkinlikleirnden biridir.Çünkü bütün Kur’an boyunca mü’min zikretmeğe çağrılır.”

***

Yalnızca birkaç gün içinde müslümanlığımı ‘fukara’dan öğrenmekte olduğumu anladım.Bu yalnızca Kur’an’ı , tapınmaları, sünneti kavrayışımın derinlemesinde onlarla birlikte olmaktan edindiklerim değildi, ben aynı zamanda yaşamayı da onlardan öğreniyordum. Yani nasıl yürüneceğini , nasıl oturulacağını, nasıl dinlenileceğini ve ne zaman sessiz durulacağını da, nasıl yemek yiyeceğimi, yemekler karşısında kendimi nasıl tutacağımı, nasıl bekleyip , nasıl hareketsiz duracağımı…

***

“Ağladım.Gözyaşlarım çevremdeki bunca kalın duygulu insanın hesabını görmeliydi. Gerçi onlar için ağlıyor değildim. Ağlayan ben de değildim aslında…Bir bent yıkıldı ve ırmak boşalmaya başladı. Bendi yıkan ben değildim; suyu canlandıran da.Ben gözyaşlarının üzerine düştüğü topraktım yalnızca. Benden artakalan bir parçam gözyaşımı siliyor,bakanlara karşı önlem alıyordu…”

***

“…Kitaplar bölümünde çalıştığım zaman keyif olsun diye okuduğum bazı metinlerden öğrendiğime göre beton kütlelerden oluşan yapılar acun içinde bulunan bazı enerji kaynaklarıyla -hatırladığıma göre buna “prana” diyorlar- temasa geçilmesini önlemekte ve bu durum zihni çöküntü, hatta zindan duygusu yaratmaktaydı. bu tuhaf bilgiyi etraflıca araştırmak imkanına hiç sahip olamadım ve elektronik bölümündeki arkadaşların da ya böyle birşeyden yahut böyle birşeyi ölçebilecek herhangi birşeyden haberleri yoktu…”

***

Gariblerin Kitabı’nın Şule Yayınları arasında yapılan 4. baskısının kapağı.(Mayıs 2000)

ABDULKADİR es-SUFİ ‘nin ŞAZELİYYE-DARQAWİYYE SİLSİLESİ

Sayyiduna     Muhammad
blessings and peace of Allah be upon him