ÂDÂB-I DAĞISTANÎYYE (Dağıstan Nakşbendiliği Esasları)

EL-ÂDÂBU’L-MARZİYYE Fİ’T-TARİKATİ’N-NAKŞBENDİYYE

Kazikumuh’lu Cemaleddîn’in kendi el yazması nüshaya, oğlu Seyyid Abdurrahman’ın yazdığı

ÖNSÖZ
Babam Seyyid Cemaleddîn Kazikumuh’ta doğmuştur. Gençliğinde Kazikumuh hanı Aslan Han’ın sekreteri olmuştur. Aslan Han onu çok severdi ve gayret ve dürüstlüğünü mükâfatlandırmak için, Kürin hanlığındaki hepside Atsal adını taşıyan üç köyü ona bağışladı. Bu köylerde oturanlar babama vergi ödüyorlardı. İşte bu sırada, bir anda dünya hayatının bir hiç olduğunun farkına varan babam Allah’a yöneldi ve Aslan Han’ın hizmetinde iken işlediği bütün günahlardan pişman oldu. Zira, zalimler topluluğuyla münasebet halinde olanlar, ilahî rahmetin korudukları hariç, hayatlarını günah içinde geçirirler. O ilk önce, Yaraglar köyündeki Nakşbendiyye şeyhi Kürin’li Muhammed Efendi’nin huzuruna vardı. Bu şeyhten tarikatı elde ederek, hakîkat yolunda yürümek isteyenleri bu yola sevketmek için müsaade aldı. Şeyhinden müridleri idare etme (halifelik) müsaadesi alarak tekrar Kazikumuh’a döndü. Bir kimse, Allah’ı müşahede makamına erişmiş bir mürşîd-i kâmilden müsaade almadan şeyh veya mürşid olamaz.

Bu sebeptendir ki, bazı şeyhler, «şeyhi olmayanların şeyhi şeytandır.» demişlerdir.

Babam Kazikumuh’a dönünce, zamanını inziva içerisinde, namaz kılmakla ve kendisini ziyarete gelenleri hakîkat yoluna sevketmekle geçirdi. Aslan Han zamanını artık geride bırakıyordu. Babamın şöhreti uzaklara, dağlara ve ovalara yayıldı. Şu bir gerçek ki, Gazi Muhammed ile Şeyh Şamil dahî, Kazikumuh’ta Şeyh Cemaleddîn adında keramet sahibi bir velî ortaya çıktığı söylentisini işitmişlerdi. Bu iki şeyh, onu ziyaret edip tarikat almak istediler. Fakat Gazi Muhammed ilk önce babamı sınamak ve gerçekten iddia edildiği gibi sırları keşfetmeye kabiliyetli bir şeyh olup olmadığını öğrenmek istedi. Bir arkadaşıyla Kazikumuh’a geldi ve evimizin önüne gelerek, babamın yanma ilk önce arkadaşının girmesini emretti. Daha sonra eve girerek en üst katta boş bir odaya vardı ve sessizce kapının yanıbaşına oturdu. Böylece, babamın kendisinin orada olduğunu hiç bilmese de, her ziyaretçiyi ismi ve kabilesi ile tanıyıp tanımadığını öğrenmek istiyordu. Gazi Muhammed kapının yanında otururken, babam : “Selam Gazi Muhammed, daha yakınıma otur, burası senin yerin değildir.” dedi. Şaşkına dönen Gazi Muhammed, “Benim Gazi Muhammed olduğumu nereden biliyorsun? Beni ne hiç gördün ne de benden bahsedildiğini duydun?” diye sordu. Babam da gülümseyerek, «Kitap’ta şöyle yazılı olduğunu bilmiyor musun : “Mü’minin firasetinden sakının, çünkü o Allah’ın nuruyla bakar.” “Benim iyi bir mü’min olduğumdan şüphe mi ediyorsun?” diye sordu. Daha sonra, Gazi Muhammed arkadaşına dönerek şöyle dedi :
“Ey kardeşim, beni ziyaret etmektense, şu üç yıldır dargın olduğun babanla barışman senin için daha hayırlıdır. Şayet hayır duamı almak istiyorsan, bil ki, onunla barışmadan sana hayır-dua etmiyeceğim. Babana don ve kabahatlarını affetmesini dile, daha sonra bana gel.”
Bu sözleri işiten adam şaşkına döndü, benzi sarardı ve babamın keskin anlayışı karşısında titredi: Gazi Muhammed ikinci defa babama geldi ve ondan tarîkat aldı.

Aslan Han pek çok kimsenin babamı ziyaret ettiğini öğrenince, tarikatın ve Mürîdizm’in Kazikumuh hanlığında yayılmasından korktu. Babamı birkaç kez yanına çağırarak, ziyaretçi kabul etmemesini, inziva hayatını terk etmesini tavsiye etti ve ihtiyaç duyacağı her hususta ona yardım etmeyi teklif etti. Babam da, hiç kimseyi davet etmediğini, fakat kendini görmeye gelenleri huzurundan kovmaya da niyeti olmadığını söyledi. Bunun üzerine Aslan Han’ın babama karşı tutumu düşmanlığa dönüştü. Hatta onu öldürmek bile istedi, fakat Allah onu bu cinayetten korudu. Bir gün babamı öldürmek niyetiyle yanına getirtti. Han’ın huzuruna getirilince bastonuna dayanmış vaziyette önünde durdu. Bu sırada Han birden bire sarardı ve hemen ayağa kalkarak korkmuş bir vaziyette odayı terk etti. «Onu serbest bırakın ve ona dokunmayın. Onun parmakları mum gibi parlıyor.» dedi. Bir başka kere Aslan Han babama şöyle dedi : “Senin velî olduğunu ve kerametler izhar ettiğini söylüyorlar. Bana onlardan birini göster de velî olduğunu kabul edeyim.” Babam da ona şu cevabı verdi : “Ben bir velî değilim, fakat Allah’ın bir kuluyum. Beni serbest bırak.” Bunun üzerine han, “Müşahedelerinden veya kerametlerinden birini göstermezsen seni öldüreceğim.” dedi.
Babam Han’dan kurtulamayacağını görünce, Han’ın hizmetçilerinden birinin ana caddede kendisine refakat etmesini istedi. Caddede bir dikdörtgen çizdi ve şöyle dedi :
“Burada Hayhana adında, çok uzun zaman önce kâfirlere karşı savaşırken şehit düşen bir kadın yatmaktadır. Vücudu kefenin içinde bozulmamış vaziyette durmaktadır.”
Han’ın hizmetçisi gülmeye başladı ve şöyle dedi : “Gübreden başka bir şey bulunmayan caddenin ortasında nasıl bir kabir bulunabilir? Şayet yanılıyorsan Han seni öldürür.”
Bu sırada babamın bir öküz sürüp gitmekte olan bir müridi yaklaştı.
«Şayet burada bir mezar varsa şu öküzü kurban ederim.» dedi ve toprağı kazmaya koyuldu. Babamın işaret ettiği mezarı kazdıklarında, sanki aynı gün tabuta konmuş gibi hiç bozulmamış bir kadın cesedi buldular. Hizmetçi sapsarı kesildi, şaşırdı ve her şeyi Han’a anlattı. Babamın velayetine inandığı o günden itibaren onu serbest bıraktı. Babamın müridi de öküzü o mezarda kurban etti. Fakat, Han düşmanlığını devam ettirdiği için, hayatından endişe eden babam Kumuh’tan ayrıldı ve Aslan Han’ın ölümüne kadar kaldığı Tsudahar’a yerleşti. Sonra babam tekrar Kumuh’a döndü, Şamil olayına kadar orada yaşadı ve daha sonra Şamil’in hizmetine girdi. Dağıstan ve Çeçenistan halkı ile ova sakinleri Şeyh Şamil’i imamları olarak ilan ettiklerinde babamı da üstad kabul ettiler. Daha sonra Şamil kız kardeşim Zahide ile, ben ve erkek kardeşim de onun kızları i!e evlendik. Böylece Şamil’in ailesi sanki bir tek aile haline geldi. Dağıstan’ın işgalinden sonra babam Türkiye’ye göç etti ve orada Türk Sultanı onu «Dağıstan Şeyhi» lakabı ile taltif etti.»

Gazi Muhammed’in imamlığı zamanında, Ruslar’a hücum ettiğinde ve Dağıstan halkı ayaklandığında babam onunla hemfikir değildi. Ona, tarîkata göre müridi olarak anılmaya devam etmek istiyorsa bu faaliyetlerden vazgeçmesini tavsiye eden mektuplar yazdı. Fakat Gazi Muhammed babamı dinlemedi ve mektupları kendisinden Ruslar’la savaşma müsaadesi isteyen Kürin’li Şeyh Muhammed’e (*) takdim etti ve ona şunları yazdı : “Yüce Allah Kur’an’da kafirlere ve Allahsızlara karşı savaşmayı emretmektedir, Fakat Cemaleddîn bu hususta bana müsaade etmiyor. Bunlardan hangisine uymam gerekir?” Şeyh Muhammed, “İnsanlarınkinden önce Allah’ın emirlerini yerine getirmek gerekir.” diye cevap verdi ve daha sonra bilinen hadiseler vuku buldu.
Gazi Muhammed başlangıçta tarîkat şeyhlerine inanmıyordu, çünkü onları anlamıyordu. Fakat onların velî olduklarını farkedip, kerametlerine şahit olunca günahlarından pişman oldu ve tarîkat mensuplarının şerefine şiirler bile yazdı.

Seyyid Abdurrahman

———————————————————–
(*) Bu şeyh, Cemaleddin’in mürşidi olmuştur.

Sûfi ve Komiser, s. 297-301

***

RİSALE METNİ

EL-ÂDÂBU’L-MARZİYYE Fİ’T-TARİKATİ’N-NAKŞBENDİYYE

1

Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla…

Hamd dünyayı muhafaza eden Allah’a mahsustur.

Salat ü selam onun ulu peygamberlerinin ve kıyamet gününe kadar gelmiş ve gelecek olan haleflerinin üzerine olsun.


İslam’da pek çok tarîkat vardır. Fakat bunlardan dört tanesi en önemli ve en meşhur olanlarıdır. Birinci yol, halifelerin yaşça en büyüğü olan Hz. Ebû Bekir’le başlar. O da bu yolu Allah’ın Rasûlü Hz. Muhammed’den, o da Yüce Allah’tan almıştır. Bu yola Nakşbendiyye tarikatı adı verilir. Çünkü o, Hâce Muhammed Nakşbend’e aittir.
İkinci yol ise ikinci halife Hz. Ömer’e ulaşır. O bu yolu Hz. Peygamber’den, o da Allahu Teala’dan almıştır. Bu yola da Kadiriyye tarikatı denir. Bu tarikat da velayetin kutbu ve gerçek temizliğin numunesi olan büyük şeyh Abdülkadir-i Gilanî’ye aittir.
Üçüncü yol, kâmil îman sahibi ve Hz. Peygamber’in damadı olan üçüncü halife Hz. Osman’a ulaşır. Bu yola da Canturi tarîkatı denir.
Dördüncü yol da, Allah’ın muzaffer arslanı, Hz. Peygamber’in kızının kocası ve amcası Ebû Talib’in oğlu olan dördüncü halife Hz. Ali’ye ulaşır. Hz. Ali tarikatı Hz. Peygamber’den, o da Allahu Teala’dan almıştır. Bu tarîkata da Yüce Tarikat denmektedir.
Şu halde, Allah’ın Rasûlü, en meşhurları Nakşbendiyye olan bu dört tarîkatın da başlıca kaynağıdır. Nakşbendiyye tarikatı, Dağıstan’da ve komşu ülkelerde tanınan yegâne tarikattır.


Şimdi, menşeinden günümüze kadar gelen başlıca şeyhleri sayarak, Nakşbendiyye tarikatının “silsile”sinin ne olduğunu anlatacağım (Allah sana bilmediklerini öğretsin). Nitekim eski dindar kimseler de müridlerine dindarlığı öğretmek için, şeyhlerinin ve onların soyundan gelenlerin ahlâklarını öğretmeyi adet edinmişlerdi. Ben de Nakşbendiyye silsilesini anlatacağım ve bu işe ruhumu, mahlûkatın efendisi, peygamberlerin kutbu, dindar insanların kalbi, bütün İslamî tarikatların üstadı, bu tarikatları Cebrail vasıtasıyla yüce Allah’tan alan, Allah’ın bütün insanların arasından seçtiği Hz. Muhammed’e yönelterek başlıyorum.
Hz. Peygamber bu yolu, efendimiz, halifelerin en şereflisi ve dindarlıkta birinci durumda olan Hz. Ebû Bekir’e nakletti. Allah ondan razı olsun. Hz. Ebû Bekir de bu yolu, Hz. Peygamber’in ailesinin bir üyesi kabul edilen el-Hac Selman-ı Farisî’ye nakletti.
Selman-ı Farisî de tarikatı, son derece dindar ve Allah’ın lütuflarına mazhar olmuş olup, Hicret’in II. Asrında Medine’de vefat ederek Baki köyüne defnedilen imam Kasım’a nakletti.
Kasım da onu Hakîkat’a göre hareket eden imamların imamı, Cafer-i Sâdık’a nakletti. Cafer-i Sâdık, Hz. Ali soyundan olup, Hicret’in 148. yılında Medîne’de vefat etmiş ve Baki’de babasının ve dedesinin yanına defnedilmiştir.
Cafer-i Sâdık, Allah’ın gücü ile güçlendirilmiş imam,
Allah’ı tanıyanların şahı Ebû Yezîd (Bayezîd) Bistamî’ye (K.S.) nakletti.
Ebû Yezîd de tarikatı, Allah’ın dostu ve O’nu dileyenlerin sığınağı Ebu’l-Hasan Harakânî’ye nakletti.
Ebu’l-Hasan da onu, kutbu’l-aktâb olan imam Ebû Ali Farmedî’ye nakletti.
Ebû Ali de şeyh (Ebû Yakub Yusuf) Hemedânî’ye nakletti.
Yusuf Hemedânî de halkın sığınağı Abdü’l-Halık Gucdüvanî’ye nakletti.
Abdü’l-Halık onu insan sıfatından arınmış imam, Kutbu’l-evliya, şeyh Arif Rivgerî’ye nakletti.
Arif Rivgerî de, dünyevî gayelerden tümüyle sıyrılmış olan şeyhlerin şeyhi Mahmut Ancir el-Fagnevî’ye nakletti.
Mahmut Encir, kendini Allah aşkına kaptırmış imam, Hazret Azîzan adıyla tanınan Ali er-Ramiteni’ye nakletti.
Ali de, tamamiyle Allah’a yönelip diğer her şeyi unutan imam, kutbu’l-evliya, Muhammed Baba es-Semmasî’ye nakletti.
Muhammed Baba da, Allah’ı tanıma kabiliyetlerinin kaynağı büyük insanların şahı, imam Seyyid Emîr Külâl’e nakletti.
Seyyid Emîr de onu tarikatın imamı, insanların sığınağı, büyük ilham sahibi, Şeyh Nakşbend adıyla tanınan, îmanın süsü Muhammed Üveys el-Buharî’ye nakletti.
Muhammed de, sırlar hazînesinin şefi, kutbü’l-aktâb, Alauddîn Attar adıyla tanınan Şeyh Muhammed el-Buharî’ye nakletti.
O da, efendimiz (mevlana) Hisar’lı imam Yakub Çerhî’ye nakletti,
O, Hâce Ahrar adıyla tanınan Semerkand’lı Şeyh Abdullah’a nakletti.
O da. Şeyhlerin şeyhi, efendimiz (mevlana) Muhammed Zahîd’e nakletti.
O da, yeğeni, şeyh, imam, mevlana Dervîş Muhammed’e nakletti.
O da, muhterem oğlu, mevlana Hâce es-Semerkandî el-Emkinegî’ye nakletti.
O da, îlahî aşk kadehinin doldurucusu, güçlü îman sahibi kutub, Şeyh Muhammed Bakî’ye nakletti.
O da, tarikatı, kerametler sahibi, sırların kaynağı, İmam-ı Rabbani ismiyle tanınan şeyh Ahmed Farukî Sirhindî’ye nakletti.
O da, kendi sırlarını elinde bulunduran oğlu, şeyhlerin şeyhi Muhammed Masûm’a nakletti.
O, hakikat denizinde boğulan oğlu, Hak dostlarının şahı Şeyh Seyfuddîn’e nakletti.
O da, ilahî müşahede ve Hakk’ı temaşa sahibi büyüklerin şahı, imam Bedevan’lı Seyyid Nûr Muhammed’e nakletti.
O da, büyük imam, hakikat güneşinin seçilmişi Habîbullah Mazhar Cân-ı Canânî’ye nakletti.
O da, kutbu’l-evlîya, temizlik numûnesi, zahirî ve batınî mükemmelliğe sahip, Dehli’li Şeyh Abdullah’a nakletti.
O, doğruluğun kutbu, Allah aşığı, efendimiz, îmanın nuru, Süleymaniye’li Şeyh Halid’e nakletti.
O da, Halkın sığınağı ve hakîkat hazînelerinin sahibi, büyük imam, Kürdemir’li Şeyh İsmail’e nakletti.
O da, mürîdlerini ilahî emniyetin eşiğine kadar ulaştıran imam, Şirvan’lı Şeyh Has Muhammed’e nakletti.
O da, övgülerin ve büyüklüğün numûnesi, efendimiz ve sultanımız, Kürin’li imam Şeyh Yeregler’li Muhammed Efendi (K.S.)’ye nakletti.
O da, hakîr ve günahkâr, Hakk’ın kölesi, Kazikumuh’lu Seyyid Cemaleddîn’e nakletti. Allah onu, Hakk’ı temaşa lütuflarıyla donatsın!
Tarîkat şeyhlerinin, Nakşbendiyye yolunun yüce üstadlarının silsilesi bu şekildedir. Bu tarikat, Cebrail (A.S.)’in Mekke’de doğmuş olan ve Kureyş kabilesînin Haşim oğullarına mensup bulunan Hz. Muhammed’e nakletmesi vasıtasıyla bizzat Allahu Teala’dan gelmektedir.


Şimdi de, bu tarikatın kurallarını izah edeceğiz. Allah bu tarîkatın mensuplarının yüce sırlarını nurlandırsın ve bizi de yüce ilhamı ile mükafâtlandırsın.
Nakşbendiyye tarîkatı, namazları en iyi şekilde sabırla îfa etmeye, yani Allah’ı zikretmeye dayanır. Bu tarîkatın başta gelen şartları şunlardır: Bu yolda yürümeye koyulan kimse, her şeyden önce tam manasıyla Kur’an-ı Kerîm’e itaat etmek, Hz. Peygamber’in sünnetini takip etmek ve inançlarını Hz. Peygamber’in haleflerinin içtihadlarına göre kuvvetlendirmek zorundadır. Günahlarından samîmî bir şekilde tevbe etmelidir; daha sonra, yaptığı bütün haksızlıkları telafi etmeli; Hz. Muhammed’in yolunda sapmadan yürümeli; kalbini kırdığı kimselerden af dilemeli; Şeriat’ın kurallarını titizlikle yerine getirmeli; Allah’ın yasak ettiği her şeyden uzak durmaya çalışmalı; benlik duygusundan (nefisten) kaynaklanan her türlü hareketten sakınmalı; bütün farzları yerine getirmeli ve geçerli bir sebep olmaksızın hiçbirini terketmemeli; vazifelerinden birini terketmeyi bir yasaklama olarak telakki etmeli ve onu gerçek bir zaruret olmadıkça yapmamalı; her hareketinde işin özüne önem vermeli; iyi ahlâkları hayatında tatbik etmeli; çok yemekten, çok uyumaktan ve çok konuşmaktan sakınmalı; helal olmayan hiçbir şeyi yememeli; daima Allah’a muhtaç halde olmalı; her hareketin kendini tamamen unutarak O’na iltica etmeli; bu aldatıcı dünyaya karşı tutkusunu kalbinden çıkarıp atmalı ve kendi kaderine razı olmalıdır.
Bu vasıfları elde eden kimse, Hak Teala’ya vasıl oluncaya kadar gidecektir.


2
Şeyh mürîdinden, tarikata girdiği esnada nasıl “ahd” alır ve ona nasıl “telkin” verir?
Şeriat nazarında “ahd” kelimesi, meselâ, Medîne’lilerin Hz. Muhammed’i kendi hanımlarını ve çocuklarını korudukları gibi koruyacaklarına dair and içmeleri gibi dinî ve önemli bir fiili yerine getirmek hususunda söz almak demektir.
“Telkin” ise, kalpleri, Hz. Peygamber’e, ondan da Allahu Teala’ya varıncaya kadar birbirine bağlamaktır. Telkin, Nakşbendiyye silsilesinin en büyük gayesidir.
Nakşbendîyye şeyhleri, mümkün oldukça mürîdierini toplarlar ve onlardan «ahd» alırlar. Önce mürîdin, halis bir niyetle şeyhin huzuruna gelmesi gerekir. Daha sonra şeyh elini mürîdin elleri üzerine koyar ve ona şunları söyler : “Allah adına ikimiz arasında. Kur’an üzerine ve Hz. Peygamberin sünneti dahilinde ahidde bulunuyorum. Artık büyük günah işleme ve küçük günahlarda da ısrar etme. Bir günah işlediğinde derhal tevbe et ve günahlarından temizlen. Farz namazları devamlı bir şekilde kıl ve nafile namazlara da düzenli olarak riayet et. Daima sağlam bir niyetle hareket et ve ruhsat verilmiş olsun veya olmasın, imana taalluk eden kusurlardan uzak dur. Allah indinde hepimiz kardeşiz. Kıyamet gününde kurtuluşa eren kimse, kardeşinin elinden tutacaktır. Biz, tarikatın imamı, milletlerin sığınağı, imanın efendisi ve zîneti Muhammed Üveys el-Buharî en-Nakşbendî’nin halefleriyiz. Ve onun yolunda yürüyoruz. Her an Allah’ı zikret. Çünkü zikir kalpleri nurlandırır ve o her türlü iyiliğin kaynağıdır.”
Daha sonra şeyh mürîdden, önceden yapmış olabileceği günahlarından ve inancıyla bağdaşmayan hareketlerinden tevbe etmesini ister ve ikisi birlikte üç defa şu istiğfar duasını okurlar : “Estağfiru’llahe’l-azîm ellezî la ilahe illa Huve’l-Hayyü’l Kayyûmü ve etübü ileyh.” Sonra da şeyh Kur’an’ın şu ayetlerini okuyarak mürîd için dua eder :
«İnne’llezîne yübayi’üneke innema yübayi’ûne’llahe. Yedu’llahî fevka eydîhim. Femen nekese feinnema yenküsü ala nefsihî, vemen evfa bima ‘ahede ‘aleyhu’llahe feseyü’tîhi ecren azîma.»» (Feth, 48/10).
Bundan sonra şeyh ve mürîd ellerini dizlerinin üzerine koyarlar, gözlerini yumarlar ve şeyh mürîdîn kalbine telkîn etmek niyetiyle lafza-i Celal’i sessizce üç defa okur. Aynı şekilde mürîd de Lafza-i Celal’i sessiz olarak üç defa tekrar eder. Daha sonra ellerini kaldırırlar ve şeyh bir dua okur, mürîd de «amîn» diyerek mukabelede bulunur. Duadan sonra her ikisi de ellerini yüzlerine çalarlar. Mürîd şeyhinin dizini öper, ayağa kalkar ve müsaade alarak şeyhin direktiflerini yerine getirmek üzere oradan ayrılır. Artık mürîdin ölünceye kadar şeyhi ile münasebetlerini devam ettirmesi ve ahdini yerine getirmede kusur etmemesi gerekir.

3
Müridin şeyhine karşı yapması gereken vazifeleri :
Bil ki, şeyhlere intisab eden kimsenin, onlara karşı birtakım saygı ve hürmet kurallarına riayet etmesi gerekir. Çünkü şeyhler Allah’ın muhatapları olup, onlarla ilişki kurmak Allah’la ilişki kurmak demektir. Allah’a karşı edeb kurallarını yerine getirmek de her insanın daima önde gelen vazifesidir. Allah’ın Rasûlü şöyle buyurmuştur : “Allah’ın huzurunda oturmak isteyen, Allah adamları ile otursun.”
İşte bunun içindir ki, saygı kurallarına riayet etmek gerekir ve bu kurallara riayet etmeyenler doğru yoldan uzaklaşırlar. Cüneyd-i Bağdadî (K.S.) şöyle demiştir : “Tarikat mensupları topluluğu ile nezaketsiz bir şekilde oturan kimse, imanının kendisini terkettiğini görecek ve Allah’ın gazabıyla helak olacaktır.” Hz. Peygamber de şöyle buyurmuştur: “Efendisine saygı göstermeyen kimseye Allahu Teala üç öldürücü azab gönderecektir : Birincisi, öleceği sırada dili Allah’ın birliğine şahadet edemeyecek; ikincisi, hayatı boyunca fakir kalacak; ve nihayet, bildiği herşeyi unutacaktır.”

Saygı kuralları şunlardan müteşekkildir :
Müridin, şeyhinin huzuruna çıkmadan önce abdest almaşı gerekir. Çünkü vücut temizliği anlayış gücünün şartıdır. Yine müridin, günahlarından tevbe etmesi, kalbini her türlü düşünceden ve dünyevî hayallerden temizlemesi gerekir. O, müsaade almadan asla şeyhinin yanına girmemeli ve girdiğinde de tevazu ile girmeli, başını eğmeli, sözle değil, kalbinden onu selamlamalıdır. Şeyhin sağ elini öptükten sonra, kapıya kadar geri çekilmeli ve şeyh belli bir yere oturmasına müsaade edinceye kadar orada durmalıdır. Şeyhinin elini öperken onun halısı üzerinde yürümemeli, dizleri üzerinde ona yaklaşmalıdır. Şeyhin huzurunda, kalbinde bu dünya ile ilgili hiçbir düşünce bulundurmamalıdır. Zira bu düşünceler şeyhin kalbine yansır ve müride zarar verebilir. Şeyhini terketmeyi düşünmemeli, sesini asla yükseltmemeli ve sadece şeyhin duyacağı kadar alçak sesle konuşmalıdır. Şeyhin yüzüne asla uzun süre bakmamalıdır. Çünkü bu âdâba aykırı olup, kalbindeki şeyhin büyüklüğünü azaltabilir ve fazla olmasına engel olabilir. Mürîd haşmetli bir hükümdarın önündeki bir hırsız gibi olmalıdır. O, şeyhi kendisine katı bir söz söylese ve onu arkadaşları önünde küçük düşürse bile, ona karşı tavrını değiştirmemelidir. Şeyhine, Şeriat’a aykırı bir fiil izafe etmemeli, anlamadığı bir şey olsa, “o benden daha iyi bilir” demeli ve Hızır ile Musa hikayesini hatırlamalıdır. Şeyhi kendisini ateşe atmasını emretse bile onun hiçbir emrine karşı gelmemelidir. Zira kötülük şeyhe itaat etmemekten gelir. Mürîd haklı bile olsa şeyhin sözüne muhalefet etmemelidir. Çünkü bu, aradaki ahdin ihlali olabilir. Şeyhine “niçin”, “neden yapayım?” gibi hiçbir soru sormamalıdır. Çünkü bu bir red olabilir. Mürîd şeyhinin Allah’ın velîlerinden biri olduğuna ve onun kendisini düşmanlarından koruduğuna inanmış olmalıdır. O, şeyhinin derece itibarıyla en üstün şeyh, onun tarîkatının da bütün tarikatların en iyisi olduğuna inanmalıdır. Çünkü, şayet mürîd buna inanmış olmazsa, bir başka şeyhi ve bir başka tarîkatı tercih edebilir. Fakat o her şeyden önce ilk şeyhinin feyzini alacaktır. Mürîd şeyhinin etrafında fazla dolaşmamalı, tarîkatın kuralları gerektirmiyorsa arkadaşının (ihvanının) işine karışmamalıdır. Şeyhinin evinde fazla kalmamalıdır. Çünkü, bu mürîdin gözünde şeyhin yüceliğini ve sevgisini azaltabilir ve bu da feyzin kaybolmasına sebeb olabilir. O, ne düşüncelerini ne de yaptığı şeyleri gizlememelidir. Çünkü bu, maksada götüren yolda bir engel teşkil edebilir. Şeyhinin sırlarından birini kendisine bildirseler, onu işkence altında bile olsa kimseye söylememelidir. Şeyhin huzurundan ayrılmak istediğinde, önce müsaade istemeli ve müsaade alınca şeyhin elini ve dizini öpüp, sırtını dönmeden, şeyhin göremeyeceği bir yere gelinceye kadar geri geri gitmelidir.

Bu âdâb kurallarına titizlikle riayet eden mürîd, kendisini Allah’a götürecek olan tarikattan tam olarak istifade edecektir. Aksi halde, bütün çabaları hatta tarîkata, şeyhler topluluğuna girişi bile ona, yanılgılara düşmekten ve Allah’ın gazabını celbetmekten başka bir şey sağlamayacaktır.

4
Muhabbetin faydası ve mürîd için gerekli oluşu hakkında :
Bu yüce tarikatın en başta gelen şartı muhabbettir. Çünkü, bu tarîkata, hatta insanın kendisinden fedakarlığı ve alçak gönüllülüğü de beraberinde bulunduran itaata anlam veren şey, muhabbettir.

Bu tarikatta, Hz. Ebû Bekir, Hz. Peygamber’den muhabbet yoluyla imtiyaz almıştır. Daha sonra bu imtiyaz, muhabbetin gücüyle Hz. Ebu Bekir’den diğer şeyhlere aktarılmıştır. Bundan dolayıdır ki, bu yola “tarîk-ı cezbe”, yani duyuların kaybolduğu yol denir. Çünkü, duygunun baskı altına alınması, başlangıçta onun özel bir kimseye bağlanması ile gerçekleşir. Muhabbet (aşk) olmadan duyguyu baskı altına almak mümkün değildir ve bu olmadan da duygu özel bir kimse üzerinde teksif edilemez. Aşk, yapısı gereği mürîdi kendinden uzaklaştırır ve onun şeyhinde fanî olmasını sağlar. Diğer bir ifadeyle, muhabbet (aşk) mürîdi, şeyhin iradesi dışında hiçbir şey işleyemeyeceği veya düşünemeyeceği derecede, şeyhinde fanî kılar. Şu halde, muhabbet şeyhte olan her şeyi (Allah’ı tanıma ve müşahede etmeyi) mürîde nakleder ve mürîd şeyhinin bir kopyası haline gelir. Tıpkı bir mıknatısa benzeyen aşk, sevilenin bütün niteliklerini sevene doğru çeker ve sevenle sevilen birbirinin aynısı haline gelir. Fakat müktesebât cinsinden olan böyle bir aşk, Allah’ın kendisiyle kullarını mükafâtlandırdığı özel bir Hak vergisidir. Bir kimse bu aşkı elde etmeye zorlanamaz. Çünkü böyle bir zorlama sadece nefret ve düşmanlık kazandırır.
Saktı’lı Şeyh Sira şöyle demiştir : “İki kişi arasında, biri diğerine : ben sana aitim demedikçe aşk hasıl olmaz.” Mürîd, Allah’ı müşahede etmesi için kendisi ile Allah arasında vasıta olan şeyhini sevmeyi görev bilmelidir. Şeyh kendisinde hakikatin ve Allah’ın cemalinin göründüğü aynadır. Mürîd şeyhini sevince, onda şeyhin özellikleri zuhur eder, şeyhin tavassutu olmaksızın kendi kendine Allah’ı müşahede etmeye başlar ve şeyh gibi bütün özelliklerinde kâmil olur. Kısacası, mürîd şeyhe ne kadar muhabbet beslerse o kadar yaklaşır ve bu muhabbet Allah’a yaklaşmak için kafidir. Bunun içindir ki, tarikat mensuplarının aşkı hakîkattir.


5
Bu tarikatta müridin yerine getirmesi gereken esasların izahı :

Bu tarikata giren kimsenin, her nefes alıp-verişinde kalben sürekli Allah’la beraber olması için, kalbini gafletten koruması gerekir. Nefes alış-verişte dikkati muhafaza etmek, kalbi hayatta iken Allah’ı hissetmeye sevkeder. Çünkü, Allah’ı anarak yapılan her nefes alış ve her nefes veriş, mürîdi Allah’ın huzuruna götüren hayatı temin ederler. Halbuki, gaflet içinde yapılan her nefes alış ve her nefes veriş, Allah ile ilgiyi koparan bir ölüm teneffüsünden ibarettirler. Fakat nefes alış-verişi sürekli olarak gafletten korumak, tarîkata yeni intisab edenler (mübtediler) için zor bir iştir. Bundan dolayıdır ki, en ufak bir gaflet halinde, bu kimseler “estağfirullah” diyerek Allah’tan af dilemelidirler. Çünkü bu istiğfarlar nefes alış-verişi temizler ve onu iyiye doğru yöneltir.
Mürîd yürürken ayaklarına yani önüne bakmalı, çeşitli nesnelerin hayalleri hafızasında yer etmemesi ve kalbinde bir perde oluşturmaması için sağa-sola bakmamalıdır. Çünkü saf kalpler iyi veya kötü bütün nitelikleri yansıtan aynalar gibidirler. Kötü bir kalpten doğan düşünceler ise, yüzüne bir bakışta anlaşılırlar. Mürîdin, yaratılandan Yaratan’a ulaşması gerekir. Nitekim İbrahim şöyle demiştir : “Ben Allah’a doğru yürüyorum, bir şehirden diğerine değil.” Böyle bir seyahata iç (batınî) seyahat denir. Şeyh Tirmizî mürîdlerinin seyahat etmelerine müsaade etmiyor ve şöyle diyordu : “Her iyiliğin ve her hayrın anahtarı nefsin arzularına karşı sabretmektir. Sende hayrın başlangıcı tezahür edince, tabiatta yürürken de olsa, hareketsiz halde dururken de olsa Allah’a doğru gideceksin.” Şeyh Ebu Bekir Dakkak da şöyle demiştir: “Müridin mutsuzlukları üç şeyden kaynaklanır: evlenmek, faydasız fıkhî kitaplar okumak ve kemale ermeden önce seyahat etmek.”
Tarîkata giren kimsenin kalbi sürekli Allah’ın huzurunda olmalı ve insanların arasında bulunurken dahi dünyadan uzak durmalıdır. Buna “murakabe” denir.
Bil ki, yalnızlık (Halvet) iki türlü olabilir : Tabiî veya zahirî halvet ve batınî halvet, yani Hakikat’ın sırlarını müşahede etmek. Zahirî halvet, dünyanın mürîdi kendisiyle her şeyden ilgiyi kesmiş bir yaratık olduğu batınî müşahededen alikoymaması için insanlara karşı uygulanır. Batınî halvet ise, gerçek halvettir ve bu halvet münhasıran Nakşbendiyye tarîkatına mahsustur. Çünkü bu tarikatın mensupları dünyada normal hayatlarını sürdürürler, fakat kalben dünyadan ayrı dururlar. Nitekim mevlana Bahauddin Nakşbend şöyle demiştir : “Bizim tarîkatımız bir meclis ve iyi bir birliktir.”
Mürîd murakabe makamına ulaşmak için, “nefy ve isbat” formülünü yani “La ilahe İllallah”ı günde 5.000, 10.000 veya daha da fazla kere diliyle zikretmelidir. Çünkü vücudunun diğer kısımları gibi kalbi de atomların pasına maruz kalmaktadır. Dil bu nefy ve isbat formülünü (Kelime-i Tevhidi) zikrettiği zaman, kalp pastan temizlenir ve uyanıklık haline, daha da ileri, Allah’ı müşahede haline ulaşır.
Mürîd nefy ve isbat formüiünü zikrederken, düşüncelerini şu hikmetli duaya yöneltmelidir : “İlahî ente maksudî ve rızake matlubî.” (Ey Allah’ım, maksadım sensin, istediğim de senin rızandır). Çünkü bu dua, nefy ve isbat formülünün anlamını kuvvetlendirir ve zikri ifa eden kimsenin kalbine Allah’ın birliği (tevhîd)nin sırrını yerleştirir. Öyle ki, onun gözünde dünyanın varlığı kaybolur ve sadece Tek olan Allah’ın varlığı kalır.
Zikir esnasında mürîdin, nefy ve isbat formülünün ifade ettiği gerçek manayı kalbinde muhafaza etmesi gerekir. Çünkü, şayet kalp tamamen onun manasıyla dolu olmazsa, oraya haricî birtakım düşünceler nüfuz edebilir ve bu yüzden kalp zikrin gayesine, hatta zikrin konusundan haberdar olma haline bile ulaşamaz. Kalbi her türlü haricî düşünceden sadece bir saat müddetle muhafaza etmek, tarikat mensupları için büyük bir iştir. Zikir süresince, nefesi içeride tutma, müridin kalbinde Allah’ın varlığını muhafaza etmesi gerektiğini düşünmektedirler. Fakat bu “murakabe” makamında gerçekleşen bir durumdur.
Mürîd, zaman zaman durup, hangi anın Allah’ın huzurunda, hangisinin de gaflet içerisinde geçtiğini anlamaya çalışmalıdır. Gaflet hali geldiğinde, “estağfirullah” diyerek ondan kurtulmalı ve düşüncelerini tekrar Allah’a yöneltip O’nda sabitleştirmelidir. Allah’ı zikretme ve ibadetlerini yerine getirme hususundaki vazîfelerine riayet etmeyen bir kimse, değersiz hale gelir, günahların ve gafletin içine dalar gider Zamanının her anının farkında olmak, onları Allah’ın menettîği her şeyden muhafaza etmek ve ibadetleri yerine getirmede sabır göstermek, bir mürîdin en önemli özelliklerindendir.
Zikir esnasında mürîd nefesini tutmalı ve nefeste nefy ve isbat formülünü (La ilahe İllallah) yirmibire kadar üç, beş, yedi vs. tek olan bir miktarda zikretmelidir. Bu formülü, bir tek nefeste, verilen herhangi bir sayı kadar zikredebileceği makama ulaşınca sonucu değerlendirmelidir. Herhangi bir netice elde etmişse ne âlâ, fakat hiçbir netice elde edememişse, bu, kurallarda herhangi bir hata yapılmış olmasındandır. Bu durumda mürîd, tesbit edilen bütün kurallara titizlikle riayet etmeye kendini zorlayarak tekrar başlamalıdır.
Aynı şekilde, bu tarîkata giren bir kimse, zikir esnasında, gafletten ve haricî düşüncelerden koruması için kalbini murakabe etmelidir. Çünkü, kalpte haricî bir düşünce bulundukça, bütün hayatı boyunca Allah’ı zikretse bile onu zikrin konusu olan şeyin (Allah’ın) huzuruna çıkaramaz. Halbuki, mürîd kalbini gözetim altında tutar ve onu tamamıyle Allah’a yöneltirse, bu takdirde Allah’ta fanî olma hali tamamlanmış olur. Böylece mürîd, ne kendi varlığından, ne de Allah’ın dışında bir başka şeyin varlığından haberdar olduğu bir makama ulaşır ve bu makama ulaşınca da her şey tamamlanmış olur.

SONUÇ

Şeyhlere gidip-gelmenin faydası, onlara muhabbet duymak ve saygı göstermek :

Bil ki, bütün yüce tarikatlarda, şeyhlerin sohbetine katılmak en yüksek makama ulaşmanın en emin yoludur. Bütün tarikatlarda Allah’ı müşahede makamına ulaşmak, kâmil şeyhlerin sohbetlerine katılmak ve Allah’a vasıl olmuş olan bu şeyhlerden bilgi elde etmekle elde edilir. Bu anlamda, şeyh müridi sadece kendi varlığıyla kemal mertebesine kadar götürür, ona Hakk’ın nurunu ve cemalini gösterir ve sık sık zikretmek, riyazette bulunmak (çok yemekten sakınmak) ve çokça ibadet etmenin dışında başka hiçbir vasıtaya başvurmaksızın Allah’a yükselişin sırlarını bildirir. Şeyhle mutabakat halinde olunmaz ve ona «rabıta» yapılmazsa, riyazet zarardan başka bir netice vermeyebilir. Mürîd, şeyhe karşı beslediği muhabbetle bir anda elde ettiğini, bin tane eser okusa ve bin yıl riyazet yapsa yine elde edemeyecektir. Kâmil bir şeyh, müridini Muhabbet(aşk)’le idare eder ve onu Allah’ı müşahede makamına kadar ulaştırır. Bu makama, şeyhlerin sohbetine iştirak etmenin dışında hiçbir vasıtayla ulaşılamaz.
Bil ki, bir mürşid-i kâmilin dostluğunu kazanıp, bu dostluğun gereği olarak ona muhabbet ve sadakat beslemek, kalbini ona bağlamak, fedakarlıkta bulunmak, kendini ona adamak, tevazu ve itaatte kusur etmemek, isteyen kişinin kalbinde Hakk’ın nurunu parlatmak ve onu bu nurla donatmak için kafidir.
Şeyhe “rabıta” yapmak ve onun sohbetlerine iştirak etmek, ondan uzakta olunsa bile kalbi nurlandırmak ve güzelleştirmek için kafidir. Çünkü rabıta mürîdi, her halükarda kendisini koruyan şeyhin koruması altına alır. Öyle ki, mürîd şeyhte fanî olur, kendi iradesini terkeder ve neticede sadece şeyhin iradesinde var olur. Böylece, şeyhin aracılığı ile Allah’ın nuru mürîdin kalbine nüfuz eder. Mürîd kendi bağımsızlığını kazanma derecesine ulaşıncaya ve şeyhin tavassutu olmaksızın kalbinde Hakk’ın nuru tezahür edinceye kadar şeyhinin refakatında kalır. Bundan dolayıdır ki, bazı din alîmleri şöyle demişlerdir ; “Şeyhini (kalbine) yerleştir, onu orada muhafaza et ve onun tavassutu olmaksızın kendi kendine Allah’ı tanıyan bir kişi haline gelinceye kadar onu kalbinden çıkarma. Çünkü şeyh Allah’tan gelen ilhamın kaynağı olup. bu kaynağı kalbine yerleştiren bir kimse Allah’tan ilham alma makamına ulaşır.”


Netice olarak rabıta, mürîdin onu îfa ettiği yer neresi olursa olsun, bu tarîkata (Nakşbendiyye’ye) girmiş olan mürîd için, hem zikirden hem de kalp temizliğini muhafaza etmekten çok daha faydalıdır.
***

Mütercimin son sözü :
Yukarıda zikredilen kurallar, marifetlerin ve büyüklüğün kaynağı ulu şeyh Hâce Bahauddîn Nakşbendî’nin tarikatının kurallarıdırlar. Bu tarikat, şu anda Dağıstan’da ve komşu ülkelerde Halidî-Nakşbendiyye adı altında tanınmaktadır.
Bizim şu anda bundan başka tarikatımız yoktur. Bu tarikatın peşinden giden kimse, öbür dünyada helak olmaktan kurtulacak, onu inkâr edenler veya reddedenler ise, bizim de bizzat müşahede etme imkanı bulduğumuz gibi, mutsuzluğun içine yuvarlanacaklardır. Bu kuralları, bütün Dağıstanlılar’ın, Çeçenler’in ve diğer komşu milletlerin de tarikat şeyhi olmuş olan, gözlerimin nuru, şeyhim ve babam Kazikumuhlu Seyyid Cemaleddîn’in “el-Âdâbu’l-Marziyye” adlı eserinin bazı kısımlarından aldım.

Seyyîd Abdurrahman
( EL-ÂDÂBU’L-MARZİYYE Fİ’T-TARİKATİ’N-NAKŞBENDİYYE
risalesi Kazikumuh’lu Şeyh Cemaleddîn tarafından yazılmış olan Nakşbendiyye tarikatının âdâb ve erkân kuralları Arapça aslından yapılan bir Rusça tercümesinden alınmıştır (*Arapça aslı elde edilememiştir.)

Bk. “Ebornik Suedenii o Kavkazskikh Gortsakh” ,II,Tiflis, 1869, s.2-22.)

Sûfi ve Komiser; A. Bennigsen, C.Lemercier-Quelquejay, s. 297-316, (Fransızca’dan Çev. Osman Türer) , Akçağ Yay., Ankara, 1988.