HOCA   YÛSUF   HEMEDÂNÎ

HOCA   YÛSUF   HEMEDÂNÎ

[Kaddesallahu Sırrahulaziz]

( 1048 – 1141 )

” Silsile-i  Nakşbendiyye-i  Aliyye’nin  Dokuzuncu  Halkası “

Altın silsilenin dokuzuncu halkası olan Yûsuf Hemedânî, Türk dünyasının İslâmlaşmasını, Anadolu’nun Türkleşmesi ve İslâmlaşmasını sağlayan Yesevilik ile Nakşiliğin ortak mürşidi ; kolbaşıdır. Adı Yûsuf bin Eyyûb, künyesi Ebû Yakub, nisbesi Hemedânî’dir.

440/1048 yılında Rey ile Hemedan arasında Bûzencird adlı bir köyde doğdu. Çocukluk yıllarını memleketinde geçirdi. On sekiz yaşına gelince daha fazla okumak, ilim ve irfanını artırmak maksadıyla hilâfet makamı ve  ilim merkezi olan Bağdat’a gitti. Orada Ebû İshak Şirâzî’den fıkıh, ilm-i kelâm ve usûl tahsil etti. Şirâzî, Hemedânî’yi yaşının küçüklüğüne rağmen ilim, irfan ve iyi ahlâkı sebebiyle arkadaşlarına tercih eder, akranına örnek gösterirdi.

Hemedânî, Kadı Ebû’l-Huseyn Muhammed, Ebû’l-ganâim Abdussamed, Ebû Cafer Muhammed gibi muhaddislerden Bağdad, Semerkand ve Isfahan’da hadis aldı. Şeyh Abdullah Cüveynî, Hasan Simnânî’nin sohbetlerine katıldı. Dinlediği hadislerin çoğunu yazdı. Daha sonra zühd ve tasavvuf yoluna yönelerek bir süre riyazet ve mücahedeyle meşgul oldu. Bu arada İmam Gazzali’nin de mürşidi olan Ebû Ali Farmedî’yle karşılaştı ve intisab ederek  müridi oldu.

1084 yılında şeyhi Ebû Ali Farmedî’nin vefatından sonra Güney Türkistan’ın Herat, Merv ve Rey şehirleri arasında irşad faaliyetine başladı ve  zikir ve sohbet halkaları kurdu. Bu şehirlerin halkı onu âdeta paylaşamaz olmuştu. Özellikle Rey şehrindeki tekkesi, emsâli görülmedik bir cemaatle dolup taşardı.

1121 yılında bir ara tekrar Bağdat’a geldi. Bir yandan halka hadis naklederken, bir yandan da Nizamiye medresesinde fıkıh dersleri okuttu. Hemedânî’nin gerek hadis dersleri, gerekse Nizamiye medresesindeki fıkıh dersleriyle vaazları, halkın büyük bir ilgisine mazhar oldu.  Bağdad’da bulunduğu sırada hacc farizasını ifâ için Hicaz’a giden Hemedânî, Medine’de bir süre mücavir olarak kaldı. Hac dönüşü Bağdad’a oradan da irşad merkezi olan Herat, Merv ve Rey şehirlerine geldi. Vefatına kadar buradaki irşad hizmetine devam etti. Hemedânî, bir asra yaklaşan ömrünü insan yetiştirmeye hasreden bir mürşid-i kâmil olmakla birlikte bazı telifleri de bulunmaktadır. (bk. Mu’cemu’l-müellifin, XIII, 279)

Tesiri ve Nüfuzu:

Türkistan diyarına İslâm’ın sesini, tasavvufun nefesini duyuran Yusuf Hemedânî’dir.  Başlıca Halifeleri olan Abdullah Berkî, Hasan Endâkî, Ahmed Yesevî ve Abdulhâlık Gücdüvânî açtığı çığırı asırlar boyu sürdürerek tasavvuf ışığını günümüze kadar taşımışlardır.  Ahmed Yesevî’ye nisbet edilen, Yesevîyye tarikatı ve  Abdulhâlık Gücdüvânî’den itibaren “Hacegân” yolu ve sonraki ismi ile  Nakşbendiyye  tarikatı takipçisi milyonlarca Türk; Yusuf Hemedani’nin himmet dairesindedir.

Vefatı:

Ölümü Herat’tan Merv’e giderken Bamyân denilen yerde gerçekleşti (535/1141). Ancak daha sonra Merv’e nakledilip adına bir türbe yaptırıldı. Türbesi bugün Türkmenistan’ın Merv şehri yakınındaki Bayramali kasabasındadır.

Hilye-i Hemedâni

Uzuna yakın orta boylu, zayıfça bedenli, çiçek bozuğu kumral saçlı ve buğday benizliydi. Güler yüzlüydü. Sakalına pek az, ak düşmüştü. Sûret ve sîreti kadar zühd ve takvâsı da mezhebinin imamı İmam-ı Âzam Ebû Hanife’ye benzerdi. Kâl ve hâl sahibi, ilim ve irfan ehliydi. Evliyâ’nın kümmelininden, sufilerin önde gelenlerindendi. Sırtında daima yamalı yün elbise bulunurdu. Hilim ve merhamet âbidesiydi. Kur’an okumaya çok düşkündü.

Semâ Hakkındaki Görüşü:

Hemedânî, selefleri gibi semâ ile ilgilenen ve bu konuda söz söyleyenlerdendi. Ona göre semâ, Hakk’a seferdi. Hakk’tan bir elçiydi. Hakk’ın latifeleriydi. Gayb âleminden faydalar sağlayan vâridâttı. Ruhlara kuvvet, kalıplara gıda, kalplere hayat, sırlara beka aşılardı. Semâ, perdelerin yırtılması, sırların açılmasıdır. Semâ çakan bir şimşek, doğan bir güneştir. Semâ anında ruhlar, kalp kulağıyla dinler, orada nefse yer yoktur. Çünkü semâa nefs girince semâ, semâ olmaktan çıkar, gınâ olur.

Himmeti:

Hemedânî’den hemen bir asır sonra yaşamış bulunan Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbnu’l-Arabi eserlerinde ondan bahsetmek ve onun şöhretini Evhadüddin Kirmani’den duyduğunu şöyle anlatmaktadır:

Hicretin 602. yılında (M.1205) Evhadüddin Kirmani, Konya’ya geldi ve Yusuf Hemedânî, hakkında duyduklarını bize şöyle anlattı. Yusuf Hemedânî, kendi memleketinde altmış seneden fazla şeyhlik makamında oturmuş bir zâttır. Yaşı ilerlediği yıllarda cuma namazı dışında tekkesinden dışarı çıkmaz olmuştu. Bir gün gönlüne düşen bir “vârid” üzerine çaresiz ve iradesiz dışarı çıkmıştı. Merkebine binip yularını salıvererek o nereye götürürse gitmeye niyet etti. Merkep yürümüş ve nihayet şehrin dışında harap bir mescidin yanına varınca durdu. Hemedânî, merkebinden inip mescidin kapısından içeri girdi. İçerde bir genç başını önüne eğmiş heybetli bir halde oturmaktaydı. Neden sonra şeyhin geldiğinin farkına varan genç, başını kaldırıp: “Efendim ben bir müşkil mes’eleyle karşı karşıyayım. Bana himmet buyurun” dedi. Yusuf Hemedânî gencin müşkilini çözdükten sonra dedi ki: “Delikanlı bir daha böyle bir müşkille karşılaştığın zaman bize gel, tekkemize buyur, bizim gibi pir-i fâniyi buraya kadar yorma!”

İbn Arabi hazretleri bu olayı naklettikten sonra der ki: “Bundan anladım ki, eğer bir müridin zâhir ve bâtını sadık olursa, bu sadakat ve teslimiyeti sebebiyle şeyhini kendi canibine celbedebilir”. Kalb kalbe karşı olunca etkileşim daha güçlü oluyor.

***

Müridlerinden Sâfî bin Abdullah anlatıyor:

Ben şeyhimiz Yusuf Hemedânî’nin Bağdad’da Nizamiye medresesindeki derslerine devam ederdim. Bir gün herkes kulak kesilip onu dinlerken topluluğun içinden İbnu’s-Sakka isimli bir fâkih ayağa kalkıp bazı sorular sordu. Onun sorularındaki mubâlâtsızlıktan rahatsız olan Yusuf Hemedânî: “Otur yerine, sana cevap vermeyeceğim, çünkü ben senin sözlerinden küfür kokusu duyuyorum. Korkarım ki sen İslâm’dan başka bir din üzere ölürsün.” dedi. İbnü’s-Sakka isimli bu sahte fâkih, sustu ve şaşkın şaşkın yerine oturdu.

Aradan bir müddet geçtikten sonra bir Bizans sefiri Bağdad’a geldi. İbnü’s-Sakka bu elçiyle buluşup bir süre onunla konuştu. Sonuçta Bizans elçisine: “Ben sizin dininize girmek istiyorum” dedi. Sefir de onu alıp beraberinde Rum diyarına; o günün Konstantiniyyesine götürdü. Orada Bizans imparatoruyla tanışan İbnü’s-Sakka sonuçta Hristiyan oldu. Hayatını Rum diyarında Hristiyanlar arasında geçiren İbnu’s-Sakka’yı Bağdad’dan gelen müslüman tüccarlar ölüm döşeğinde ziyaret ettiler. Vaktiyle “hafız” olduğunu bildikleri İbnu’s-Sakka’ya “Hafızanda Kur’an’dan hiçbir şey kaldı mı?” diye sordular, o şu cevabı verdi:

“Hayır, sadece şu âyet kaldı: “Kâfirler vaktiyle niçin müslüman olmadıklarına çok hayıflanacaklar” (bk. el-Hicr, 15/2)
***

Yusuf Hemedani’nin Prof. Dr. Necdet Tosun tarafından dilimize aktarılan  Rutbetü’l-Hayât Eserinden  Alıntılar:

HAYAT  NEDİR ?

    “Aynı şekilde tüm insanların, padişah, vezir, âlim, zâhid, derviş, avâm ve havâs herkesin bu büyük efendi ve âlim-i rabbânî Şeyh Yusuf Hemedânî’ye tâbi olmaları gerekir. Çünkü bu azîz şeyh kesinlikle Hz. Peygamber (a.s)’ın dînine muhâlefet etmemişlerdir. Sahâbe, tâbiûn,tebe-i tâbiûn ve selef-i sâlihîne uyarak yaşamışlardır. Hemedân şehrinde ve bulundukları diğer yerlerde dâimâ şu mübârek sözü söylüyorlardı: “Doğru yol, Allah rasûlü Hz. Muhammed’in yoludur. Çünkü âlemin efendisi şöyle buyurmuşlardır: Ey Ebû Hüreyre! İnsanlara benim yolumu (sünnetimi) öğret ve sen de amel et ki kıyâmet gününde ışık veecek bir nûra kavuşasın”.

    “Şeyhimiz mübârek sözleriyle şöyle buyurdular: Bu yol, Hz. Ebû Bekir Sıddîk (r.a.)’ın yoludur. Asır be-asır bize ulaşmıştır ve tâ kıyâmete dek devâm edecektir. Bu yüzden tüm mü’minler ve sâlikler bu seçkin yola tâbi olmalı, bu hânedân ile sohbet etmeli, onların yoluna sülûk edip onlarla bulunmaktan ve ünsiyetten uzak kalmamalıdırlar.” (S.38)

     “Şâhzâde Kusem b.Abbâs’ın makâmında (kabrinde) de şöyle buyurdular: “Kim ki bu yol üzere amel eder ve ona sarılırsa, şüphesiz tüm karanlıklardan emîn olur ve bid’at denizinin dalgasından kurtulur.”

“Sonra şöyle buyurdular: Ey Abdülhâlik! Bilesin ki, Hak yolunun yolculuğu yani sülûk iki kısımdır: Sülûk-i zâhir ve sülûk-i bâtın. Sülûk-i zâhir, dâimâ ilâhî emir ve yasaklara riâyet etmek, imkân ölçüsünde dînî ölçüleri muhâfaza etmek ve nefsin arzularından kaçınmaktır. İkinci kısım olan sülûk-i bâtın ise, kalbi temizlemeye çalışmak ve nefsânî kötü sıfatları yok etmek için gayret sarfetmektir. Bâtın temizliği dedikleri işte budur. Kalp zikrinde sınırsız bir çaba ve azim gerekir ki, kalp Hak Teâlâ’yı zikreder hâle gelsin. Bu zikir telkîni önce Hz.Ebû Bekir (r.a.)’ın kalbine, ondan Selmân Fârsî’ye, ondan Ca’fer-i Sâdık’a, ondan Sultân Beyâzîd’e, ondan Şeyh Ebu’l-Hasan Harakânî’ye, ondan büyük şeyh Ebû Ali Fârmedî Tûsî’ye ve ondan da bize ulaşmıştır.

Bunu söylediler ve mübârek başlarını öne eğip öğle ezanına kadar böyle durdular.”

    “Öğle namazını kılınca şöyle buyurdular: Ey dervişler! Bu silsilede her ne kadar bu efendilerden başka aziz insanlar var idiyse de, özellikle bunların seçilmesinin sebebi, onların mükâşefe ve müşâhedede (kalp gözüyle görmede) bu silsilenin önde gelen şahsiyetleri olmalarındandır.” (S.39)

    “Sonra mübârek yüzünü tekrar bana çevirdi ve şöyle buyurdu: Ey Abdülhâlik! Tıpkı benim, Hâce Ebû Ali’nin dördüncü halîfesi oluşum gibi, sen de bizim dördüncü halîfemiz olacaksın. (Fârmedî’nin dört halîfesi: 1. Abdullah Şîrâzî, 2. Hâce İshâk Fahr-i Nasrâbâdî, 3. Hâce Hamîdüddin Multânî, 4. Hâce Yusuf Hemedânî. bk.Makâmât (Tibyan içinde) I, 380a). Baktım ki gözleri dolmuştu. Sonra ben sordum:Sizden sonra halîfe kim olacak? Şeyh efendi şöyle buyurdular: Bizden sonra yerimize Hâce Abdullah Berakî geçecek, sonra Hâce Hasan Endakî, ondan sonra Hâce Ahmed Yesevî. Hâce Ahmed Yesevî Türkistan diyârına gidince halîfe sen olacaksın.” (S.39-40)

    “504 senesi Ramazan ayının 11. Çarşamba günü Sencer b. Melikşâh, Semerkand’daki Kâsım b. Cûkî’ye bir mektup gönderdi. O mektupta şöyle diyordu: Şeyhu’l-İslâm ve’l-müslimîn Hâce Ali b. Muhammed, Kadı Alâeddin Ömer… gibi Semerkand büyüklerinin bildirdiğine göre, muhterem şeyh Yusuf Hemedânî’nin yaşı kemâle ermiştir. Bizim o tarafa gitmeye fırsatımız yok. Zîrâ Süleymanşâh büyük bir ordu ile bu tarafa yönelmiş. Bu yüzden Semerkand vilâyetine gidip gelemeyiz. Dervişlerin tekke masrafları için Kâsım b. Cûkî’ye helâl yoldan ihtiyatla kazanılmış 50.000 dinar gönderildi. Siz de bizim işimiz için Fâtiha okuyunuz. Tüm arzumuz, hazret-i şeyhin ahlâk ve ahvâlinin yazılıp bize gönderilmesidir. Çünkü duyduğumuza göre, hazret-i şeyhin yolu ve tavırları tıpkı sahâbenin yolu gibiymiş. Mutlaka buna önem veriniz ve duâcınızı da bu nasîb ile şereflendiriniz.

    Sonra hazret-i şeyhu’l-İslâm, azizlerin huzûruna, Hâce Abdullah Berakî’nin evine geldiler. Hâce Hasan Endakî’yi, Hâce Ahmed Yesevî’yi, Hâce Şâh Gâtferî’yi… ve bu fakir Abdülhâlik’ı topladılar. Sultan Sencer’in meselesini anlattılar. Sonra hepsi Şeyh Yusuf Hemedânî’nin huzûruna girdiler, Sencer b. Melikşâh’ın arzusunu şeyhe arzettiler. Şeyh, onun işi için Fâtiha’yı okudu, sonra şöyle buyurdu: Ey dervişler! Bizde hatadan başka ne zuhûr etmiştir ki, onu Sencer’e gönderebilelim? Bunun üzerine Hâce Alyâne: Efendim! Dervişlerin sizden istediği, onlara müsâde etmenizdir, deyince, şeyhimiz: Bizden, Allah Rasûlünün şerîatına uygun ne gördüyseniz yazın, buyurdular.” (S. 40)

“Yürüyerek 38 defa hacca gitmişlerdi.”

“Tefsir, hadis, fıkıh, usûl, furû ve kelâma dâir 700 kitabı ezberlemiş.”

“213 meşâyıh ile tanışmıştı. Çoğu günler oruçlu olurdu. 8000 putperesti müslüman etmişlerdi. Tevbe ettirip yola getirdiği kişilerin ise sayısını kimse bilmez.” (S.40)

“Mübârek bir ayağı kısa idi. Yüzlerinde çiçek hastalığından kalma leke ve izler vardı. Sakalları uzun ve kızıl idi. Biraz zayıf idiler. Kimi görseler “Hâce” (efendi) diye hitâb ederlerdi. Çok yolculuk yaparlardı. Elbiseleri yünden ve yamalı olurdu. Yedikleri arpa ekmeği, darı ekmeği ve çekirdek yağı idi. Kırk günde bir defa tavuk eti yerlerdi. Bazen deve ve koyun eti yedikleri de olurdu. Çizme îmâlâtı ve çiftçilik yaparlardı. Hak Teâlâ ona ne verdiyse, onu fakirlere, yetimlere, gariplere ve âilesi kalabalık olan yoksullara verirlerdi. Ömründe hiçbir defa dilenmemişti ve müridlerini de bundan men ederdi. Dâimâ Allah’a güvenir, dünyayı îmâr için uğraşmaz ama uğraşanlara da engel olmazdı. Senede 40 gün emr-i ma’rûf nehy-i münker yapar, insanlara hayrı tavsiye ederdi. Padişah ve zenginlerin evine gitmezdi. 75 sene bekâr yaşadılar (sonra evlendiler).” (S.40-41)

“Hızır (a.s)’ın izniyle Receb ayının 10. günü Semerkand’a geldiler.”

“Ömürlerinde bir kez bile ayaklarını uzatmamışlardı. Hak Teâlâ’nın korkusu ile ağlarlardı. Sözleri tatlı idi, tebessümle konuşurlardı. Açlıktan ve riyâzattan dolayı belleri bükülmüştü.”

“Şeyhinin şeyhi olan Ebu’l-Hasan Harakânî’yi (ö.425/1034) de görmüşlerdi. Doğum yerleri Hemedân’ın Guneyme mahallesidir. Çoğunlukla yaya yürürlerdi.”

“Perşembe ve Cuma geceleri ile bayram akşamları büyük zâtları ziyâret ederlerdi. Bir şehirden gelen misâfire, hangi şehirden geldiğini, orada dervişlerden kimler olduğunu ve orada medfûn bulunan sûfîlerin adlarını sorarlardı. Nefesi tutarak kalp zikri yaptıkları için uzuvları dâimâ terli olurdu. Devâm ettikleri evrâddan hâriç olarak her farz namazdan sonra bir cüz Kur’ân okurlardı. Şu anda medfûn bulundukları Gâtfer semtinin Hoşrûd mahallesindeki evden Mescid-i Câmi’e gidinceye kadar Kur’ân-ı Kerîm’i hatmederlerdi. Mescidden Hâce Hasan Endakî ve Hâce Ahmed Yesevî’nin evine kadar Bakara sûresini okurlar, mescide dönüşte de Âl-i İmrân sûresini okurlardı. Şeyhimizin mescidinden bu dervişlerin evine kadar olan mesâfe 107 adım idi. Namazın iki rekatında bir cüz Kur’ân okurlardı.” (S. 41)

“Selmân Fârsî’nin asâsı ve sarığı kendilerindeydi.”

“Semerkand büyükleri de onun sohbetinden uzak kalmazlardı. Hâce-i zinde dilân Hâce Hızır (a.s) ile sohbet ederdi.”

“Çete ve Tokmak orduları geldikleri zaman onlarla savaşırdı.”

“Yemeğini kendi pişirir, elbisesini kendi yıkar ve eğer elbise yırtılırsa kendisi yamardı. Pazarda pişen yiyeceklerden yemezdi. Sarığını büyük bağlar, sarığın sarkan ucunu uzun bırakırdı. Elbise kolu geniş ve kısa idi.”

“Helâl yiyen ve helâl işte çalışanları dost edinirdi.” (S.42)

“Bıyıklarını kısa tutardı, müridleri de öyle yapardı.”

“Halkın yemeğini yemez, avam halk ile sohbet etmekten kaçınırdı. Siyah çizme giyer, sarığını âlimler gibi sarar ve sarığın sarkan ucunu iki omuzu arasına bırakırdı. Kazmayı iyi vururdu. İşsiz, bedâvacı (başkalarının sırtından geçinen) ve yeyip şişmanlayan insanları dost edinmezdi.”

“Yemeği sağ elle yer, başı açık olarak namaz kılmaz ve yemek yemezdi.” (S.43)

“Namazı uzatmazdı. Kendi ev işini kendisi yapar, değirmene kendisi giderdi. Bahar gelince çok gezerdi. Sabah, işrak, evvâbîn, teheccüd ve istihâre namazlarını terk etmezdi.”

“Şehid olmak isterdi.”

“Hakk’a şükreder, aslâ Ondan şikâyet etmezdi. Hakk’ın taksîmine râzı olurdu. Her zaman ölüme hazırlıklı idi. Herkese karşı şefkatli, pîrlere hürmetli, vuslata erememiş insanlara merhametli idi.”

“Îmânında şüphe yoktu, “hakîkaten mü’minim” derdi. Müslüman cemâatıyla tartışmazdı. İyi ve kötü herkesin ardında namaz kılardı. Ehli kıbleden hiçbirine kâfir demezdi. Küçük ve büyük herkesin cenâze namazını kılardı. “Hayır ve şer tüm kader Allah’tandır” derdi.” (S.44)

“ Mezhebi, Ebû Hanîfe ve ashâbının tuttuğu yol idi. Fakirliği severdi. Bazı dervişler çarık giyerlerdi. Hazret-i şeyh de ayağına meshederdi. Yemeğin başında Bismillah, sonunda Elhamdülillah derdi.”

“Tüm mahlûkâttan râzı idi. Hiç kimseye hased etmez, zenginlikten korkardı. Bazen şöyle buyururdu: “Bu azametli pâdişahlar ve gâfil câhiller, dervişlerin duyduğu hazdan gâfildirler”.”

“ “Zâhirinizi dağınıklıktan kurtarın. Zâhiri dağınık olanın batını ve gönlü daha da dağınık olur.” derdi.”

“Müridleriyle seyahati sever ve: “Akla uyun, nefse uymayın, akıl ve nefs bir araya gelemeyen zıtlardır” derdi. “Dünyaya tutkun olmayın ve dünya süsüne meyletmeyin” derdi. Şeyhin arkasında namaz kılar, yanında durmazdı.” (S.45)

“Şâhzâde Kusem b. Abbâs’ın kabrini ziyârete giderdi. Dostlarından birinin Çete, Tokmak ve Urus ordusuyla savaş ederken şehid düştüğünü duyarsa cenâze namazını kılardı. Hiçbir şeye ve hiç kimseye lânet ve bedduâ etmezdi.”

“Odasında hasır, keçe (kepenek), ibrik, iki yastık ve kazandan başka bir şey yoktu. Zengini, zenginliğinden dolayı fakire tercih etmezdi. Sürekli sahâbenin fakir ve zenginlerinin hallerini anlatır, müridlerine de onlara tâbi olmayı emrederdi.”

“Hâcetini belirli yer hâricinde her yere yapmazdı. Bitkileri aziz bilir, onların bulunduğu yere bevletmez ve tükürmezdi.”

“Hak sözünü çok söyler, Allah Teâlâ’yı anmadan yemek yemez ve şöyle derdi: “Lokma yemek, tohum atmaktır. Tohumu bilinçli ve uyanık olarak atmak gerekir ki gıdâ itâat olsun.” (S.46)

“Şeyhimiz Yusuf Hemedânî’nin Semerkand’a geliş sebebi şu idi: Hâce Hamîdüddîn Multânî vilâyete gitti, altı sene geçti. Hâce Hızır (a.s) da Malatya’da idi. Orada İmâm Mâlik neslinden Abdülcemîl adında ve 113 yaşında bir adam vardı . Hak Teâlâ’dan bir çocuk istiyordu. O esnâda Malatya pâdişahına (beyine) karşı bir düşman zuhûr etti ve onu memleketinden çıkarıp malına mülküne el koydu. Bu Malatya pâdişahı sahrâda ve dağda dolaşıyordu. Sakal ve kaşlarını traş etmişti. Tesâdüfen yolu Abdülcemîl’in evine düştü. Birkaç gündür bir şey yememişti. Bu ev halkından yiyecek istemeyi düşündü. Evin kapısına geldiğinde burnuna dostluk kokusu geldi. Yaşlı bir adam gördü, ona selam verdi ve Rûm (Anadolu) diliyle şöyle dedi: “Bu vilâyetin ordusundanım. Birkaç gündür bir şey yemedim”. Hâce Abdülcemîl: “Evin içine girin” dedi. Pâdişah eve girince ona çok saygı gösterdi, “Oturun” dedi. Su getirip “abdest alın” dedi. Pâdişah abdest aldı. Abdülcemîl: “Abdest şükür namazı kılın” dedi. Pâdişah kıldı. Sonra Abdülcemîl muhtelif nimetlerle dolu bir sofra getirdi ve pâdişahın yanına koydu. Pâdişah ne kadar istediyse yedi.

Sonra onun elbiselerini yıkadılar. Başını traş ettiler ve: “Biraz uyuyun”dediler. Pâdişah uyudu. Uyanınca ağlamaya başladı, çok ağladı. Hâce Abdülcemîl geldi, pâdişah’ın çok ağladığını gördü ve ona ağlamasının sebebini sordu. Pâdişah: “Söyleyemem”,dedi. Hâce Abdülcemîl yemin etti ve: “Söyle, utanma!”dedi. Pâdişah ona baktı: “Beni tanıyor musun? Diye sordu. Hâce: “Malatya pâdişahı olmayasın?”dedi. Pâdişah: “Evet”, diye cevap verdi. Hâce Abdülcemîl: “Vilâyetini geri almak mı istiyorsun” diye sordu. Pâdişah: “Nasıl istemem ki tüm âilem ve çocuklarımın hâli perişan oldu” diye karşılık verdi. Hâce: “Eğer vilâyetini geri alırsan kızını bana verir misin?” diye sordu. Pâdişah kabul etti. Sonra Hâce şöyle buyurdu: “Senin, pederimiz İmâm Mâlik’in türbesine gitmen ve orada 40 gün oturman gerek”. Pâdişah kabul edip İmâm Mâlik’in türbesine gitti.

Öte yandan o bölgeyi eline geçiren pâdişah halka zulmediyor, müslümanların mallarını ve çocuklarını alıp istediği gibi kullanıyordu. Bu yüzden halk muzdarip ve çâresiz idi. Önceki pâdişahı arıyor ama bulamıyorlardı. O bölgenin önde gelen şahısları Hâce Abdülcemîl’in huzuruna geldiler ve hâdiseyi anlattılar. Hâce: “Ben size önceden söylemiştim, onunla tek gönül olun, yanında savaşın demiştim. Ama tembellik ettiniz, şimdi kendi hatanızın cezâsını çekiyorsunuz” dedi. Bu önde gelen şahıslar haykırdılar: “Bize o pâdişah gerek, siz bâtınen himmet edin”. Hâce şöyle dedi: “Gece olunca tüm zırhları giyin ve savaş silahlarınızı kuşanın. Pâdişaha baskın yapın, onu ve adamlarını hapsedin ki ben de gidip pâdişahınızı getireyim”. Hâce bunu söyleyip halkı gönderdi ve İmâm Mâlik’i ziyarete gitti. Ziyâretgâha ulaşınca pâdişahı gördü, zayıflamıştı. Pâdişah, Hâce’yi görünce kalktı, hürmet gösterdi ve Malatya vilâyetini sordu. Hâce: “Vilâyeti sana teslim ettik, kalk ve bineğine bin” dedi. Pâdişah bu sözü duyunca Hâce’ye: “Kızımı kabûl ediniz” dedi. Hâce kızı nikâhladı ve Rûm diyârına (Anadolu’ya) yöneldiler. Rûm diyârının önde gelenleri karşılamaya çıktılar. Hâce’nin istediğini yapmış, bekliyorlardı. Pâdişahın geldiği haberi duyulunca hemen şehrin dışına çıktılar, pâdişahı tahta oturttular. Düşmanları teker teker ağır zincirlerle getirdiler ve pâdişahın emriyle hepsini öldürdüler. Sonra şehrin içine girinceye kadar tören yaptılar ve kızı Hâce’ye verdiler. Hak Teâlâ’nın takdîriyle o kız Hâce Abdülcemîl’e bir oğul verdi. Ona Hâce Abdülhâlik adını verdiler.

Muhterem babam, Hâce Hızır(a.s) hakkında şöyle buyurdular: “Bu adı, Hâce Hızır(a.s) tercîh etti”. Yirmi iki yaşına geldiğimde Hâce Hızır (a.s) beni Hz. Şeyh Yusuf Hemedânî’ye götürdü. Şeyh, Hızır (a.s)’ın yanında bana kalp zikrini telkîn etti. Sonra Hızır (a.s) Hz. Şeyh’e: “Sizin Semerkand şehrine gitmeniz gerek” dedi. Bunun üzerine Şeyh Yusuf Hemedânî, isimleri daha önce yazılan azizlerle birlikte Semerkand’a geldiler.”

“Üç ay sonra Hâce Hasan Endakî ve Hâce Ahmed Yesevî şeyhin sohbetine katıldılar, şeyh de onlara kalp zikrini telkîn etti. Dokuz ay sonra Abdullah Barakî geldi, mürid oldu. Bu azizlerin zamanında Semerkand, hattâ Amuderyâ (Ceyhun) nehrinden Kara Hâce’ye, Hârizm vilâyetinden Bedahşân’a kadar olan bölgede bid’atçı ve hevâsına uyan hiç kimse kalmadı.” (S.48)

“Hazret-i Şeyh Yusuf Hemedânî’nin vefâtı Muharrem ayının 28. Perşembe günü idi. Öğle namazını kıldılar. Sırtlarını mihrâba dayayıp müridlerine: “Su ısıtın!” dediler. Müridler ağladılar. Sonra şeyh hazretleri yüzünü Abdullah Barakî, Hasan Endakî, Ahmet Yesevî ve bu fakîr Abdülhâlik’a ve orada bulunan diğer dostlarına çevirip şöyle buyurdular: “Biz, yerimize vekîl olarak Hâce Abdullah Barakî’yi seçtik. Ona muvâfakat etmeniz gerekir, muhâlefet etmeyin. İrşâd postunda hilâfet sırası size gelince güzel ve mutlu yaşayın, müridlere kalp zikri yapmalarını, yüksek sesle zikretmemelerini söyleyin. Sultan Sencer b. Melikşâh için yazılan âdâb ile ilgili hususları kendi müridlerimize de anlatın!”.

Sonra mübârek yüzlerini Hâce Ahmed Yesevî’ye çevirip: “Fâtır, Yâsin ve Nâziât sûrelerini okuyun” dediler. Hatim sona erince dostlardan bir feryâd yükseldi. Sonra şeyh hazretleri: “Hak Teâlâ’nın öyle kulları vardır ki, onların can verişini Allah’tan başka kimse bilmez” buyurup şu beyti okudular:

Senin diyârında âşıklar öyle can verirler ki

Oraya ölüm meleği aslâ sığmaz.

Sonra büyük şeyhin yüzünde bir değişiklik zuhûr etti. Hâce Abdullah Barakî müridlere baktı ve: “Siz çıkın” dedi. Sonra şeyh: “Beni bu eve defnedin, namazımı Mescid-i Câmi’de kılın, kızımı seyyid Şerefüddîn’in oğlu ile evlendirin” buyurdular. Şeyh efendinin hanımı, kendisinden kırk gün önce vefât etmişti. Onu Çâkerdîze’de defnetmişlerdi. Sonra şöyle buyurdular: “Beni Hâce Abdullah Barakî gasletsin, kabre de Hâce Hasan Endakî indirsin”. O bunları söylerken Hızır, İlyâs, Abdâl, Gavs ve Kutub içeri girdiler. Bu erenlerin herbiri hazret-i şeyhe vedâ ettiler. Sonra Hâce Hızır (a.s) elini uzatıp şeyhe beyaz bir elma verdiler. Şeyhimiz elmayı koklayıp Gavs’a verdiler. Gavs da koklayınca şeyhimiz: “Ey dostlar! Namaza hazırlanın, Allah’ın kullarına şefkatli olun ve Gavs’ı benim yanıma defnedin” buyurdular. Vasıyeti bitince şeyhimizin ruh kuşu yüce âleme kanat çırptı. Gavs da şeyhimize muvâfakat ederek bedenini boşalttı, can verdi.” (S.49)

“Bilesin ki, basîret ve yakîn ehline göre “canlı”, avunup tesellî olan kişidir. “Hayat” da avunmak ve tesellî olmaktır. Yedi kat gök ve yerin mahlûkatı, tesellî ve huzur bulma konusunun özünde hem-fikirdirler. Ancak tesellî olma ve huzur bulma yerleri farklı farklıdır. Herkesin kendi makâm ve durumuna göre bir tesellî yeri vardır. İnsan onun varlığı ile huzur bulur, rahatlar ve sâkinleşir. Onu kaybettiği zaman muzdarip ve huzursuz olur.” (S.53)

“Ama canlı ile hayâtı, tafsilâtıyla ve sûfî tâifesinin târifi üzere tanımak istersen bilesin ki, dünyâ süsleri ile tesellî olup avunan kişinin mutluluğu, bu aldanış sarayı olan dünyanın malını toplamak, biriktirmek, almak ve vermektir. O kişi dünya ile yaşamaktadır, dünya ile canlıdır. Bu durum, Âdemoğlunun hayat derecesi ve konumunun en değersiz, en aşağı seviyesidir.”

“Şüphesiz onlar hayvanlar gibidir, belki daha da sapıktırlar.”

“Hayvanlar gibi yerler ve varacakları yer ateştir.” (S.54)

“İnsan, Kur’ân-ı Kerîm’deki iki âyeti diline tesbîh edip tekrarlamalıdır. Bunlardan birisi hayvanların mertebesini kınayan, diğeri de insanların mertebesini öven âyettir.”

“Oysa âhiret daha hayırlı ve ebedîdir. Bu söz önceki kitaplarda, İbrâhim ve Mûsâ’nın kitaplarında da vardır.”

“İlk âyeti tekrarlamanın bereketiyle insanın gönlünde dünya soğur, ikinci âyeti okumanın bereketiyle de âhiret sevgisi gönülde ısınır.” (S.55)

“Mü’min bir insanın tesellîsi ve huzuru, Kur’ân-ı Kerîm’in işâret ettiği şu şekilde olur: “Onlar inanmışlar ve kalpleri Allah’ı anmakla (zikirle) huzura kavuşmuştur: Dikkat edin, kalpler ancak Allah’ı anmakla huzura kavuşur”14. “Dünya hayatına râzı olmak” ifâdesi, dünya ile tesellî olup avunanları kınamaktadır. “Ona bir iyilik gelirse yatışır, onunla huzurlu olur”15 âyeti dünya hazları ile tesellî olanlara sitem etmekte, “Huzurla yürürler” âyeti, dünya emniyeti selâmetiyle avunup rahatlayanları kınamaktadır. “Onlar inanmışlar ve kalpleri Allah’ı zikretmekle huzura kavuşmuştur”16 âyeti ise Hak Teâlâ’nın zikri ile huzur bulan, O’nu anarak tesellî olanları övmektedir.”

“Bir kimseye nefsi dost ve keremli olunca, o kişinin dinini yaşaması kolaylaşır. Kişi, gereksiz dünyevî şeyleri terkedip dünyadaki tesellîgâhını tahrib ettiği nisbette Hakk’ın zikriyle tesellî ve huzuru îmâr etmiş olur.” (S.56)

“Zamanın akışı, kâinatın dönüşüyle birlikte kendini, özünü ve yokluğunu tanıyamayan, kâinâtın sırrına vâkıf olamayan kişiye “gören” denemez. Gören insan, şerîat mülkünü tümüyle gören insandır. Çünkü şerîat, nefsin ve kâinâtın hâkimidir.” (S.57)

“Çünkü beden, dînin emânet ettiği bir binek ve dînî görevlerin hamalıdır. Beden, din yolunda gâzinin atından ve hacının devesinden üstün değilse de, aşağı da değildir. Nasıl ki savaş yolundaki gâzinin atına ve hac yolundaki hacının devesine ot vermek Hakk’a itâat ve dînî bir iş ise, dînî hükümleri ve emirleri taşıyan bedene yemek vermek de daha evlâ olarak Hakk’a itâattır ve O’na yaklaşmaktır.” (S.58)

“Din ile tesellî olan, Hak Teâlâ’nın zikri ile huzurlu ve mutlu olan kişinin yedi kat gök ve yer ile muhâlefeti kalmaz, herşeyle barışık olur.” (S.58-59)

“Dergâhın müridi ve Hak katının sâliki dünya hazlarından el etek çekmelidir. İslâmî konuları anlama konusundaki isteğini daha yükseklere (îmânî konulara) taşımalıdır.”

“Hakîkat yolunda vuslata erenlerin kanâati şudur: Gönlün nâfilelere sarılması, bedenin nâfilelere devam etmesinden daha faziletlidir. Gönlün ve nefsin nâfilesi, bedenin nâfilesinden daha üstündür. Bedenin ve gönlün nâfile işlerini, bir de tefekkür ânını bir araya getirmek mümkün olsaydı, bu, hayırlı ve gerekli bir iş olurdu.” (S.59)

“Beden, hem İslâm hem de imân için çalışır. Gönlün yardımı olmaksızın beden bir iş yapamaz, bedenin ortaklığı ve yardımı olmadan da gönül müşâhedeye (kalp gözüyle görmeye) ve vuslata eremez. Sanki beden gönle, gönül de bağlanmış gibidir. Bedenin müslümanlığı, gönlün yardımı olmadan, gönlün îmânı da bedenin yardımı olmadan temin edilemez.” (S.62)

“İslâm ile tesellîden, imân ile tesellî noktasına geçebilmek için zikir tefekküre, amel müşâhedeye, göz gayba, nefs gönle, alenî olan gizliye ve zâhir bâtına dönüşmelidir.”

“Fayda-zarar, tatlı-acı, zor-kolay, hâkimiyet-esâret, lütuf-kahır, bağlama-kırma, vuslat-hicran, açma-örtme, utanma-övünme, gizli-açık, ayniyet-gayriyet, kirlilik-temizlik, iç-dış, vaad-azarlama, ömür-asır, alçalma-yücelik, tüm bunlar kazâ ve kaderden zuhûr eder. Hak Teâlâ’nın kazâsı ve hükmü, kaderin zuhûruyla ona konu olan kişiye ulaşır.

Kul, ne getirecek diye kadere bakar. Kader de ne emredecek diye kazâya bakar. Kazâ, ne buyuracak diye ilâhî izne, izin kudrete, kudret meşiyyete yani ilâhî irâdeye, meşiyyet de ilâhî ilme bakar.”

“İlâhî irâde, ilim hazînesinden (odasından) kişinin mutluluk veya bedbahtlığını (saâdet-şakâvet) alır ve kudrete gönderir. İzin, kudret hazînesinden bu saâdet veya şakâveti alıp kazâya gönderir. Kader, kazâ hazînesinden bunları alıp kula ulaştırır.”

“Kul, bedenine bakar günah ve ma’sıyet görür, gönlüne bakar gaflet görür ve bilir ki “Herşey ne için yaratılmış ise, o şey ona kolay gelir”34. Korkarım ki kader, nefs adına günah işler ve ilme muhâlefet eder.” (S.63)

“Bilesin ki, mü’minin ünsiyet (Hak ile dostluk ve yakınlık) noktası, huzur ve sekînet mahalli ve gönlünün canlılığı olan tefekkür, kulun Allah’ı zikretmesi sebebiyle kendiliğinden doğmuş ise, bu, kulun gayreti olmadan ortaya çıkan tefekkürdür. Sâlik, Hakk’a giden yoldaki zikrinde son noktaya ulaşamadığı sürece onun zikri bir sûrete bürünmez.”

“Sâlikin zikride son noktaya ulaşması, diliyle birlikte yedi uzvunun hatta tüyleri ve tırnaklarının da zikre iştirâk etmesidir. Kalp, uzuvların zikrini duyar ve görür. Bu duyuş sebebiyle ısınır, kuvvetlenir, zikre muvâfakat ve iştirâk eder.

Kalp zikrinin nihâyeti kırk gündür. Bu kırk günün sonunda biriken nurlar kalbi aydınlatır ve duygu organlarının pencerelerine çıkar.

Halvet ehline zuhûr eden bu halleri, hiçbir fakîh, müfessir ve muhaddis bilemez, bu konudaki sorulara cevap veremez.”

“Bu mânevî haller ve müşâhedeler bazen bir sene, bazen de on sene devam eder. Hallerin süresi, zikrin süresi kadardır. Kalp gözüyle görme hâli zuhûr edinceye kadar insan için baş gözü ile görmekten başka çâre yoktur. Kalp gözüyle görüş (müşâhede) kesilince, sıra zikre gelmiş olur. Hâkimiyet, kalp zikrinde olur. Kalp harâretle zikre devam ettiği sürece dil bekler ve ona bakar. Kalp zikri durunca sıra dile gelir ve dil zikre başlar.” (S.64)

“Müridin nasîbi, şefkatli bir pîre bağlanmıştır. Mürid, tek başına on senede alamayacağı yolu, bir pîr ile olunca bir senede alabilir. Muhtemeldir ki mürid bir hâle ve müşâhedeye takılıp o mertebede on sene kalabilir. Sonunda bir pir gelir, onun yolunu açar, müridi o halden çıkarır.”

“Müşâhedelerin zamanı ve sırası geçince, kalpteki zikir ortamında tefekkür kapısı tümüyle açılmaya başlar. Tefekkür artınca mürid daha canlı olur onun huzur mekânı daha mamûr olur ve bu mürid Hak Teâlâ tarafından muhâfaza edilir.” (S.65)

“Kul, eşyânın sayısını (kemiyetini) düşününce, Hak Teâlâ’nın tekliği yüz gösterir. Eşyânın vasfını (keyfiyetini) düşününce, Hak Teâlâ’nın târif edilemez oluşunu görür. Eşyânın sebebini düşününce, yaratıcının madde, cisim ve cevherden uzak olduğunu anlar. Eşyânın mâhiyetini düşününce, yaratıcının zaman ve mekândan münezzeh olduğu kula mâlûm olur.” (S.66)

“Seçkin insanların bu mertebeyi anlatıp açıklamasına gerek yoktur. Çünkü onlar bu halleri zaten bizzat yaşarlar. Avam halka bu mertebeyi anlatmanın da bir faydası yoktur. Çünkü onlar bunu anlayamazlar ve akıllarına hulûl gibi yanlış düşünceler gelir.”

“Zîrâ bu durum, halleri karışık olanların özelliğidir. Onları şeytan istilâ eder. Şeytan, bazen onlara öfke ateşi atar ve onları yırtıcı hayvanlar gibi yapar. Bazen şehvet ateşi atar ve onların karakterini hayvanlarınkine çevirir.”

“Öfke âteşi, gâfil ve aklı karışık insanlara şeytanın attığı bir şeydir.”

“Öfkeyi eûzü ile tedâvi etmek gerekir. Bir kişi öfkesini bu yolla gidermezse, bu kişi o zaman dînen kınanır.

Hz. Peygamber o dostuna öfkeyi gidermenin yolunu da öğretmiştir. Buyurdu ki: “Eğer ayakta isen otur, oturuyorsan yat, uykulu isen abdest al ya da yıkan. Çünkü öfke ateştir, ateşi de su söndürür.”38 (S.67)

“Peygamberlerin ve sıddîkların öfkesi ise Allah rızası için olur, îmâni ve İslâmi gayretin esintisidir. Nitekim Hz. Peygamber: “Ben şaka yaparım ama sadece doğruyu söylerim”40 buyurmuşlardır. Çünkü Hz. Peygamber’in heyecânı Allah için ve hakkın zaferi için idi. Ümmetine olan şefkat esintisi ile mizah ve şaka da yapıyordu. Hz. Âişe’nin (r.anhâ) rivâyet ettiğine göre, Hz. Peygamber hiçbir zaman kendisi için öfkelenmemişti. Onun öfkesi Allah Teâlâ’nın dîni için olurdu ve kızdığı zaman ona hiçbir şey karşı koyamazdı.”

“Rivâyete göre Hz. Peygamber (a.s) kızdığı zaman yanağı kan gibi kızarıyor, alnındaki damarlar şişiyor ve iki gözü kızarıyordu. Beni Mahzûm kabîlesinden bir kadın hırsızlık yapınca Hz. Peygamber onun elinin kesilmesini emretmiş, Üsâme (r.a) ona şefaat etmek isteyince Efendimiz (a.s) öylesine öfkelenmişlerdi ki, o konuda hiç kimse konuşmaya cesâret edememişti. Hz. Peygamber’in bu esnâda söylediği şu cümle özellikle önem arzeder: “Yoksa Allah’ın kânun ve cezâlarından birini kötü mü görüyorsunuz? Vallahi Fâtıma hırsızlık yapsaydı,onun da elini keserdim”41. Efendimiz’in (a.s) bu öfkesi ve heyecânı doğru idi ve Hakk’ın rızâsı içindi. Bu yüzden o öfkeyi bastırıp gidermek doğru değildir.” (S.68)

“Çünkü ihsânın yeri rûhtur ve rûhun sevgi kaynağı olduğu açıkça ortadadır.” (S.69)

“Mâlî ve bedenî görevler gibi, İslâm’ın kubbelerini ve sütunlarını koruyan, dînî hayâtı sağlamlaştırıp ünsiyet yurdunu îmâr eden zikir, tefekkürden üstündür. Çünkü bu zikir, uzuvlar âleminde cereyân etmektedir, gönül âleminde değil.”

“Bu zikrin üstünlüğü şu sebepledir: Bu mertebede düşünce (tefekkür) zorlanmaz. Çünkü bu şahsın gönlü, îmân âlemini müşâhede etmenin nurlarıyla aydınlanmamıştır. Kul, nefs ve şehvet bağının etkisinden kurtulmamıştır. Dünyâ, makâm ve hayât sevgisi ile dünyada dâimi kalma arzusu gönlünde bâkîdir. Bu hâl içindeki bir şahsın tefekkürü, karanlık ve yağmurlu bir gecede yolu bilmeyen kişinin yürümesi gibidir.” (S.70)

“Ayrıca onun tefekkürü gönlü açmaz. Çünkü o mertebeye ve makâma henüz ulaşmamıştır. Bu yüzden onun zikirle uğraşması, tefekkürden daha iyidir. Zîrâ zikir kalbi yumuşatır ve nurlandırır. Kulun gönlündeki düşünce kilidini ve hâlini açan da zikirdir.”

Kalp ile ziki, ağaç ile su gibidir. Kalp ile tefekkür de ağaç ile meyve gibidir. Ağaca su vermeden yeşermesini beklemek, yaprak ve çiçek çıkarmasını beklemeden ondan meyve istemek hatâ olur. İstense bile aslâ meyve vermez. Çünkü o vakit meyve zamanı değil, ağacı besleme veîmâr etme zamanıdır. Ona su vermek, sarmaşık otundan ve meyve kanalına yabancı olan şeylerden arındırmak, sonra da güneşin ısısını beklemek gerekir. Bunlar olunca ağaç taze ve neşeli olur, yeşil yapraklarla süslenir. Ağaç bu özelliğe büründükten sonra onun dalından meyve istemek doğru olur. Artık bu vakit, meyve zamanıdır.”

“Hayat, mal ve makâm sevgisi insanın önündeki perdelerdir. Bu perdeleri dil zikri ile yok etmedikçe, îmân âlemi nurlarının bayrağı, keşf ve cemâl âleminden görülmez.”

“Bu iki âyetten anlaşıldığına göre, önce çaba sarfetmek gerekir, o da zikirdir. Zikrin neticesinde mânevî bir çocuk doğar, o da tefekkürdür ve Hakk’ın yollarına ulaşmaktır. Bu durum, Hak Teâlâ’nın lütfu ile zuhûr eder.” (S.71)

“İslâm’ın emri olan bedenî ve malî görevleri edâ etmeden, kalbî tefekkürün başlangıcı ve ilk şartı olan dil zikrini îfâ etmeden kendilerini zekâlarıyla düşünce ehli (ehl-i fikir) zannedip tefekküre dalanların, Hak Teâlâ’nın tekliği ve yüceliği konusunda akıl yürütenlerin çirkinliği, karanlığı ve şaşkınlığı daha da artmıştır.”

“Anlayışlarıyla aldanmış olan bu insanların en bedbaht durumlarından biri de Hak yolunun yolcusu olan ehlullâha düşman olmaları, Hakk’ın lütuf ve ihsânlarını inkât etmeleridir. Din büyükleri olan ehlullâhın dünyadan ve halkın iltifâtından uzak, günahkârlara karşı şefkatli ve Hak yolunda sabırlı olduklarını kendi gözleriyle görürler. Onlardan Kur’ân ve sünnetin yüce mânâlarını, sırlarını, sağlam hükümlerini ve apaçık hakîkatlarını kendi kulaklarıyla dinlerler. Ama uyandıkları her sabah onlara biraz daha düşman olurlar. Gönül kulakları biraz daha sağır olur. Bu zelîl mel’ûnlar hakkında Hak Teâlâ şöyle buyurur: “Gözler kör olmaz,ama göğüslerdeki kalpler kör olur”45”

“Onlar, evliyâya verilen lütfu inkâr ettikleri için bu lütuf kapısını kendilerine kapadılar. Evliyânın temiz sıfatlarına hürmet nazarıyla bakmadıkları ve onların inci sözlerini saygıyla dinlemedikleri için evliyânın güzel ahlâkından, hikmetlerinden ve yüce mânâlarından mahrum kaldılar.” (S.72)

“Uzuvlar, muhtelif riyâzat ve çileler çekerek kötülüklerden temizlenmedikçe, iç ve dıştaki damarlarda Allah korkusu ve haşyeti akmadıkça, kalp kazâya rızâ, belâya sabır, nimete de şükretmedikçe gönül temizlenmiş ve özgürlüğe kavuşmuş olmaz. Bu sayılanlar meydana gelince kalp hürriyete kavuşur, Hakk’a itâatın tatlılığı bedene yayılır.”

“Bu düşünce, Hakk’ın elçi ve habercilerindendir. Mü’min ve müheymin mertebesindeki kula bu düşünce boş elle gelmez. Her gelişinde bir hediye ile gelir.”

“Îmân ile yaşayan kişinin mertebesi (İslâm ile yaşayana göre) daha üstündür. O, İslâmî hayat ile sûfî olmuştu, îmânî hayatla daha da sûfî oldu. İslâmî hayatla güçlü, nurlu ve Hakk’a yakın olmuştu; îmânî hayatla daha güçlü, daha nurlu ve Hakk’a daha yakın oldu.” (S.73)

“İslâmî terbiye ve aydınlığın mekânı beden, îmânî terbiye ve aydınlığın mekânı kalp olduğu gibi, ihsânî terbiye ve aydınlığın mekânı da sır (gönül) ve ruhtur: Ruh “sanki Onu görüyormuş gibi” ifâdesinin mekânıdır. Sır ise “bilesin ki O seni görür” ifâdesinin tecellî ettiği yerdir.” (S.76)

“Ruh, asılların aslıdır. İnsan bedeninin devâmının şartıdır. Ruhun varlığı sâyesinde beden bilir, görür, işitir, tutar, yürür. Ruhun özellikleri sâyesinde, ilimde kesinlik, görmede firâset ve ibre, işitmede hikmeti anlama, tutmada itaat, yürümede hizmet meydana gelir.” (S.77)

“Üç karanlıkta (rahimde) suya yazılan bu yazıyı idrâk etme konusunda bütün akıllar kayboldu. Nutfenin alakaya, alakanın ete, etin kemiğe dönüşümünü anlamada idrâkler âciz kaldı.”

“Âlemin yaratıcısı olan Hak Teâlâ bunları hâlden hâle çevirmede, incenin (nutfenin) üzerine yoğunu (alaka), yoğunu da daha yoğun (et) olanın üzerine nakşetme konusunda kendisini övmedi. Ama sıra rûhu yaratmaya ve onun sıfatlarından bahsetmeye gelince “Sonra onu başka bir yaratılışla insan hâline getirdik” deyip peşinden kendisini övdü: “Yaratanların en güzeli olan Allah pek yücedir.”(53)”

“Nutfe, alaka, et, kemik, kıl ve deri gibi tüm varlıklar ruh olmayınca cansız, donuk ve ölüdürler. Helâk olur, kötü kokar ve bozulurlar. Ama ruh ile canlı, hareketli ve taze olurlar, bozulma, kokma ve yok olmaktan korunurlar. Hakk’a itâat ruhun işidir.” (S.78)

“Rûhun en yüce özelliği, Hz.Âdem kıssasında Hak Teâlâ’nın mukarrebe meleklere söylediği şu ifâdede yer alır: “Ona şekil verdiğim ve ona rûhumdan üflediğim zaman, siz hemen onun için secdeye kapanın”54. Hak Teâlâ tüm kirlerden arınmış olan bu temiz meleklerin secdesini, ruh üfleme ile ilişkilendirdi. Eğer ruh, öz ve cevher îtibârıyla meleklerden daha saf; Hakk’a yakınlık îtibârıyla onlardan daha önde ve “ebedîlik” sıfatına onlardan daha lâyık olmasaydı, melekler ruha secde etmezlerdi.”

“Âdem (a.s)’dan sonraki peygamberler ve velîlerden seçkin insanların sahip oldukları “husûsî rûh”, bedende baştan ayağa onlara can veren “umûmî ruh” gibidir. Göz onunla görür, kulak onunla işitir, dil onunla konuşur, el onunla tutar, kalp onunla bilir, dış ve içteki uzuvların tüm zerreleri onunla aydınlanır ve tazelenir. Seçkin insanların ruhu âlemin ebedîliği ile bâkîdir. Avam halkın ruhu ise bedenlerinin devâmı ile bâkîdir.”

“Âdem (a.s)’a ruh üflenişi tamamlanınca baştan aşağı ruh nurunun ışıltıları ile aydınlandı.” (S.79)

“Şüphesiz hem bu dünyada, hem de öteki dünyada hizmet eden ve iş yapan ebedü’l-ebeddir (melektir)”

“Bazısı kâtip, bazısı muhâfız, bazısı ilhâm verici, istiğfâr edici ya da mescid yolunda rehber ve önder olurlar. Bazıları, insanlar mescide erken gitsinler diye bayraktarlık yaparlar. Bazısı uykuda gelip vurur, bazısı kederliyken gönle neşe verir. Bazısı güneş, ay, yıldız, rüzgar, bulut, yağmur, kar, gök gürültüsü ve şimşeği uzaklaştırır, bazıları da insanlara vefât ânında: “Korkmayın, üzülmeyin, size vâdolunan cennetle sevinin”(56) diye müjde verirler.”

“İnsanlar o dünyaya göç edince (meleklerden) bazıları kabirde soru sorar, bazıları telkîn verir, bazıları binek getirir, bazıları da Hak Teâlâ’dan hediyeler getirir. Bazısı su dağıtır, bazısı sofra kurar, bazıları da mûsikî söyler(57).” (S.80)

“Yaratılış safhalarını anlatmaktan maksad, ihsânın doğuş yeri ve “sanki Onu görüyormuş gibi, O seni görür” nurlarının girdiği mekânı târif etmektir.” (S.81)

“Nurlar farklı olduğu gibi, aynı şekilde, bedenler, kalpler, sırlar ve ruhlar da yaratılışın aslında farklı farklıdır.” (S.81-82)

“Ama ilk yaratılışta Âdemoğullarının beden, kalp, sır ve ruhları birdir, aynıdır.”

“Hz. Peygamber (a.s), Ebû Hüreyre (r.a)’ın rivâyet ettiği sahih bir hadiste şöyle buyurmuştur: “İnsanları mâdenler gibi görürsünüz. Anlayışlı oldukları zaman, câhiliyye döneminde hayırlı olanlar müslüman olunca da hayırlı olurlar.”(66)” (S.82)

“Aynı şekilde dünyada bin tane hâfız ve doğru yolda insan olmalı ki, içlerindn tarîkatta sözün sırlarına ve mânâlara hâkim bir sâlik çıksın.”

“Ruhların farklı olduğunun delili, Hz. Peygamber (a.s)’ın şu sözüdür: “Ruhlar sıra sıra dizilmiş ordular gibidir. (Ruhlar âleminde) birbiriyle tanışanlar, (dünyada) birbirini sever, ülfet ederler. Tanışmayanlar ise ihtilâfa düşer, çatışırlar”(70). Bu hadis, sahih kaynaklarda mevcuddur.”

“Bilen (Hz.Peygamber), ruhların makâm ve mertebelerinden haber verdi ve: “Ruhlar grup gruptur, sınıf sınıftır” dedi. Eğer ruhların mertebe ve dereceleri aynı olsaydı, ayrı ayrı gruplar hâlinde olmazlardı. Sonra Hz. Peygamber ruhların iki özelliğinden bahsetti: Tanışma ve tanışmama, ülfet ve ihtilâf. Tanışma ve tanışmama, bedenler yaratılmadan önce (ruhlar âleminde) olur. Ülfet ve ihtilâf ise bedenler yaratıldıktan sonra gündeme gelir.”

“Sonra Hz. Peygamber ruhların bu iki özelliğini açıkladı ve şöyle dedi: “Allah ruhları cesetlerden 4000 sene önce yarattı. Onlar atların koklaştığı gibi birbiriyle koklaştılar”71. Bedenlerin yaratılmasından önce Hak Teâlâ ruhları yarattı. Her ruh kokusu ile kendi cinsini tanıdı. Tıpkı atın, kokusuyla yavrusunu tanıyıp diğerlerinden ayırd ettiği gibi. Arap ve Acem, koku sâyesinde kendi cinslerini tanırlar. Aynı şekilde peygamber, nebî ve velîler de koku ile birbirini tanırlar.Bozguncu fesad insanlar da böyledir. Ruhlar grup grup bu gâye ile (hemcinslerini tanımak için) dolaşırlar.Herkes kendi cinsini koku ile bulur, kendi cinsinden olmayanlardan da nefret eder. Şüphesiz ki bu tanışma ve tanışmama (nefret), beden yaratılmadan önce vukû bulur.”

“Sıra bedenleri yaratmaya gelince, ruh bedene girdi. Tanışma, uyum sağlamaya (muvâfakata), tanışmama da aykırı düşmeye (muhâlefete) dönüştü. Birbiriyle tanışan ruhların kalpleri uyum sağladı. Birbiriyle tanışmayan ruhların kalpleri ise muhâlif oldular. Sonra kalplerin uyumu, bedenlerin bir araya gelmesini sağladı. Kalplerin aykırılığı da bedenlerin ayrı ve uzak kalmasına yol açtı. Yani önce ruhların ülfet ve ihtilâfı, sonra kalplerin muvâfakat ve muhâlefeti, sonra da buna bağlı olarak bedenlerin bir araya gelmesi ya da uzak kalması zuhûr etti.” (S.83)

“Ruhların grup grup olduğunu anlattık. Onların sıfatı ve özelliği, beden yaratılmadan önce tanışma ve tanışmamadır. Beden yaratıldıktan sonra ise kalp vâsıtasıyla ihtilâf ve ittifâk, beden vâsıtasıyla bir araya gelme ve uzak kalma olur.”

“Bu sözlerin doğruluğunun Kur’ân-ı Kerim’den delili, Hak Teâlâ’nın: “sen, yeryüzünde bulunan herşeyi verseydin, yine onların göğüslerini birleştiremezdin

Fakat Allah onların aralarını bulup kaynaştırdı”(72) ve “Allah’ın size olan nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman kişiler idiniz de O, gönüllerinizi birleştirmişti”

“Muhâlefet ve muvâfakat konusunda daha açık ve net bir ifâde, İslâm Peygamberi’nin şu sözüdür: “Bir mü’min câmiye gelse, oradaki yüz kişiden sadece birisi mü’min olsa, gider onun yanına oturur. Bir münâfık da câmiye gelse, oradaki yüz kişiden sadece birisi münâfık olsa, gider onun yanına oturur.”(75) (S.84)

“Herim b. Hayyân, Üveys Karanî’ye ulaştı ve “es-Selâmu aleyke” dedi. Üveys: “Ve aleyke’s-selâm yâ Herim b. Hayyân” dedi. Herim, Üveys’in bu büyük hâlini görünce ağladı ve: “Ey Üveys! Sen beni daha önce hiç görmemiştin. Beni nasıl tanıdın, babamın ismini nasıl bildin?” dedi. Üveys şöyle cevap verdi: “Nefsim nefsin ile konuştuğu zaman, rûhum rûhunu tanıdı. Cesedlerin nefsi olduğu gibi, rûhların da nefsleri vardır.”

“Şerîat koyucunun pâdişahları ve doğru yolun sultanlarının bu konudaki delilleri ise şudur: İlk yaratılışta beden, kalp ve ruhlar arasında fark yoktur. Farklılık, kulun beden, kalp ve rûhuyla işlediği amelde ortaya çıkar.” (S.85)

“Bir pîrle sohbetten mahrum olan müridin her gün bu tâifenin sözlerinden sekiz varak (16 sayfa) okuması gerekir. Böyle yaptığı takdirde, bu sözler onun gönlünün dirilmesine sebep olur. Buna göre bir mürid, yolunu ve gidişâtını dört esas üzerine binâ etmelidir.”

“Birinci esas: Perhîz ve nefs riyâzatıdır. Bunun tafsîlatı uzundur ancak özeti şudur: Yemek, uyumak ve giyinmek, şehvet yani dünyevî arzu ölçüsünde değil, ihtiyaç ölçüsünde olmalıdır.” (S.91)

“Halvet ve uzlet mübârek bir şeydir. Bunun neticelerinden biri, gönlün ve zihnin korunmuş olmasıdır. Gönlün korunması ve zihnî konsantrasyon ancak halvet ile mümkün olabilir.” (S.91-92)

“Riyâzatın bir başka şekli de az uyumaktır.”

“İkinci esas: Lokmanın ve hırkanın helâl olmasıdır. Çünkü haram lokma ile gönül nuru hâsıl olmaz. Haram giysi ile ibâdetin safâsı ve zevki gerçekleşemez.”

“İnsan olmak kuşkusuz şu üç şeyle mümkündür: Hırka, lokma ve mesken. Bunların üçü de temiz ve helâl olunca insanın bütün işleri iyi ve güzel olur. Haramdan ve günaha girmekten kaçınmak ve bunlara karşı ihtiyatlı olmak vâcip olduğu gibi, haram yiyenler ve bozguncularla oturup konuşmaktan da uzak durmak gerekir. Hatta doğru yolda ama senin yolunda olmayan kişilerle konuşmaktan da kaçınmalısın. Sâliki yoldan çıkaran en kötü şey, ehil olmayanlarla bir araya gelip konuşmaktır.”

“Üçüncü esas: Mücâhededir. Mücâhede, şeytan, dünya ve kötülüğü emreden nefs gibi bâtın düşmanları ile savaşmaktır.” (S.92)

“Büyük şeyhler: “124.000 peygamberi kendi nefsine şefâat etmeye çağırsan da, sen birşeyler yapmadıkça hiç yararı yoktur ve kabul edilmez. Nefsini aç ve çıplak bırakırsan bütün istediklerin olur” demişlerdir.”

“Neticede, şerîat yolunda yürümenin usûlü, şeytana muhâlefetle çok ibâdet ve iyi kulluk etmektir. Âhiret yolunun aydınlık olması şeytana muhâlefetle mümkündür.”

“Nefsi dizginleyip ona muhâlefet ederek mücâhedede bulunursa, Zü’l-celâl’in zâtını ve sıfatlarını mutlaka müşâhede eder (kalp gözüyle seyreder)” (S.93)

“Aslında insanın gönlüne doğan düşünceler (havâtır) dört çeşittir. Birincisi vesvese, ikincisi nefsin aldatması, üçüncüsü dünya sevgisiyle avunma, dördüncüsü Allah Teâlâ’nın emriyle meleğin ilhâmıdır. Bu dört çeşit düşünceyi tanıyıp aralarındaki farkı ayırd edebilmek ancak gönül nuruyla mümkündür.”

“Gönül nuru ise sadece Allah’ı zikretmekle hâsıl olur.”

“Dördüncü esas: Zikirdir. Şunu bil ki, ibâdet, takvâ, riyâzat ve mücâhede gibi birçok yol olsa da, Hakk’ı zikretmedikçe hakîkat yolu açılmaz.”

“Gerçek zikir gönülde olur. Gönül zikrine ulaşan sâlikin farzlar ve sünnetlerden sonra geriye kalan boş vakitlerinde zikirden başka birşeyle meşgul olmaması gerekir. Yüce Allah’ı birçok adıyla zikretmek mümkün ise de, isimlerinin sultânı “Allah”tır. Bundan sonra Hakk’ın şu dört seçkin kelimesi gelir: Sübhânallâh, Elhamdülillâh, Lâilâhe illallah ve Allâhü ekber.”

“Ama sâliklerin çoğu Lâilâhe illallah’ı tercih etmişlerdir. Çünkü kişiyi dünyevî bağlardan ve engellerden kurtarıp hakîkata ulaştıran, perdeyi ortadan kaldıran kelime budur.”

“Evde tek başına oturan sâlik, abdestli olarak ve temiz bir giysi ile kıbleye dönerek gözlerini kapar ve bu kelimeyi söyler. Lâilâhe illallah’ın medlerini uzun okur, elini kalbinde tutar. Bu zikir ve Allah dışında gönlüne gelen her düşünce, hayâl ve hevesi bu kelime ile uzaklaştırarak gönlünü korur.” (S. 94)

“Sürekli zikredince sâlikin önünden perde (hicâb), karanlık ve hayaller kalkar. Allah’ın lütuf bulutu her tarafı kaplar. Fazîlet yağmuru yağmaya, lütuf ve saâdet rüzgarı esmeye başlar. İşte o zaman bazı şeyler görünür, bazı latîf şeyler işitilir, Kelimelerle anlatılamayacak bazı lezzetler tadılır.” (S. 95)

“Kâinât, bâtınî konularda tefekkür ve zâhirî konularda derin düşünceye dalmaktır. Bu, insanın gücü nisbetinde ve karakterin taşıyabileceği miktarda olunca en faydalı, en yüce ve en dâimî iştir. Ama bu derin düşünce insan yapısının ve karakterinin taşıyabileceği sınırı aşınca aklı ve idrâki yakar, yok eder.”

“İzlemen gereken yol, onların kemiyetini ve miktarını dikkate alman, faydalı miktarını belirleyip kabul etmen, zararlı olan fazlalığı ise atmandır.”

“Kâinât, irâde ve dilemedir. Yaratılışın ve karakterin taşıyabileceği miktarda olunca bunun faydası sonsuzdur. Ama taşıma sınırını aşınca insanı tamamen yıkar ve yok eder. Halbuki sen bu hizmetindeki şeylerin idârecisisin. Bu işin çaresi ve yolu dengeli olmak, ölçülü davranmak, sınırı aşmamaktır.” (S.101)